(İSTANBUL) İstanbul Barosu tarafından Paris, Berlin, Brüksel ve Gürcistan Barosu işbirliği ve yurt dışından bazı hukuk topluluklarının katılımı ile düzenlenen 'Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı Uluslararası Sempozyumu' devam ediyor. Sempozyumda, hukuk sistemine dair eleştiriler yöneltildi ve acı dolu tanıklıklar dile getirildi. Tutuklu vekil Can Atalay'ın mektubu okundu, depremde evlatlarını kaybeden bir anne ve iş cinayetinde kardeşini yitiren bir yurttaş hak arama mücadelelerini anlattı.
İstanbul Barosu tarafından Paris, Berlin, Brüksel ve Gürcistan Barosu işbirliği ve yurtdışından CCBE, CNB, Fransa Baro Başkanları Konferansı, CIB,UIA-IROL ve DSF-AS gibi hukuk topluluklarının katılımları ile düzenlenen ve tüm aşamalarında adil yargılanma hakkının kapsamlı şekilde ele alındığı 'Adil Yargılanma ve Savunma Hakkı Uluslararası Sempozyumu', ikinci gününde devam ediyor. Programın son günü olan 5 Nisan Pazar günü, İstanbul Barosu'nun kuruluş yıldönümü kapsamında saat Baro binası önünde basın açıklaması düzenlenecek. Taksim Cumhuriyet Anıtı'na çelenk sunumu yapılacak.
Dün sabah başlayan sempozyumun açılış konuşmasını yapan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, Türkiye ve Avrupa'ya savaşların sona erdirilmesi için ortak hareket etme çağrısı yaparken, savunma örgütlerine de 'Savunma Dayanışma Ağı' kurulması çağrısında bulundu.
'Barolar sadece izleyen değil, yön veren olmalı'
Kaboğlu konuşmasında, yeni dünya düzeni arayışında savunmanın rolüne dikkat çekerek, baroların pasif değil aktif bir aktör olması gerektiğini vurgulamış, 'Düzensizliğe karşı çıkmak, çözüm üretmek ve fikir-dayanışma-eylem üçlüsüyle mücadele etmek zorundayız' dedi. Kaboğlu, savunma örgütlerinin ulus-ötesi iş birliklerini güçlendirmesi gerektiğini belirterek, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların daha etkin hale getirilmesi için baskının artırılması gerektiğini söyledi.
'Nürnberg benzeri etik yargı düzeni kurulmalı'
Kaboğlu ayrıca, Benjamin Netanyahu ve Donald Trump gibi isimlerin yargılanmasının gündemde tutulması gerektiğini belirterek, baroların bu konuda aktif rol üstlenmesi gerektiğini söyledi. Kaboğlu'nun en dikkat çekici önerilerinden biri ise barolar öncülüğünde 'etik yargı mekanizması' kurulması oldu. 'Nürnberg benzeri bir etik yargı düzeni için vakit kaybedilmemeli' diyerek uluslararası hukukta yeni bir tartışma başlattı.
Sempozyumun ilk günü, hukuk devleti ve adalet arayışına dair çarpıcı tanıklıklar da dile getirildi. Yarın da devam edecek sempozyumun ilk gününün son oturumunda, Türkiye'de hak aramanın neden bir mücadeleye dönüştüğü örneklerle ortaya kondu.
Cezaevinden gelen mesaj: 'Umutsuzluğa hakkımız yok'
Oturumun açılışında, tutuklu milletvekili Can Atalay'ın cezaevinden gönderdiği mektup okundu. Mektupta, 'hukukun askıya alındığı' ve 'savunmanın baskı altında olduğu' bir düzende dahi avukatların susmaması gerektiği vurgulandı. Atalay, savunmanın yalnızca bir meslek değil, 'hukuk devletinin son mevzisi' olduğunu belirterek, adalet mücadelesinin sürdürülmesi çağrısı yaptı.
'Hak aramak neden bir mücadele?'
Gazeteci Gökçer Tahincioğlu konuşmasında Türkiye'de adalet arayışının neden bu kadar zorlaştığını tarihsel örneklerle anlattı. 12 Eylül döneminden faili meçhul cinayetlere, deprem davalarından güncel hak ihlallerine kadar uzanan örnekler üzerinden konuşan Tahincioğlu, sistematik bir sorun olduğuna dikkat çekti. Hak ihlallerinin çoğu zaman cezasız kalmasının, soruşturmaların etkili yürütülmediğinin, devletin yükümlülüklerinin yerine getirilmediğinin altını çicen Tahincioğlu, 'Hak arayışı başlı başına trajik bir kavram; çünkü aslında hakların zaten korunması gerekir' sözleriyle tabloyu özetledi.
Ailelerin isyanı: 'Bu bir kaza değil, düzen cinayeti'
Oturumun en çarpıcı anları ise yakınlarını kaybeden yurttaşların anlatımlarıyla yaşandı. Havai fişek fabrikası patlamasında kardeşini kaybeden Mervenur Yılmaz, yaşananları 'düzen cinayeti' olarak tanımladı. Yılmaz, yıllardır süren denetimsizlik ve cezasızlık pratiğinin ölümleri kaçınılmaz hale getirdiğini söyledi. Mahkeme sürecinde yaşadıklarını anlatırken 'Yargı mağdurun sığınağı olmalı, katilin kalkanı değil.' sözüyle dikkat çekti.
Depremde evlatlarını kaybeden anne: 'Kolonu ben buldum'
6 Şubat depremlerinde üç çocuğunu kaybeden Nurgül Göksu'nun anlattıkları ise salonda derin bir sessizlik yarattı. Göksu, yıkılan binada kesilen kolonu kendi çabasıyla bulduğunu, delilleri bizzat topladığını ve buna rağmen üç yıldır adalet sağlanamadığını söyledi. 'Evlatlarımın cüppesiyle adalet arıyorum' diyen Göksu, kamu görevlilerinin ihmallerine rağmen yargı önünde hesap vermediğini vurguladı.
'İntihar denildi, ama deliller cinayeti gösteriyor'
Şüpheli şekilde hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş de soruşturma sürecindeki eksiklikleri anlattı. Kızının ölümünün hızla 'intihar' olarak değerlendirildiğini belirten Kabaiş, Adli Tıp raporlarındaki çelişkiler ve bulunamayan deliller nedeniyle gerçeğin ortaya çıkarılmadığını ifade etti. Ailenin tehdit edildiğini de söyleyen Kabaiş, 'Adalet istiyoruz, sadece adalet' diyerek yetkililere çağrıda bulundu.
Oturumun moderatörü Avukat Akçay Taşçı ise, anlatılan tüm örneklerin ortak noktasına dikkat çekerken, iş cinayetleri, deprem davaları, şüpheli ölümler olarak öne çıkan olaylarda devletin soruşturma yükümlülüğünü yeterince yerine getirmediği ve cezasızlık kültürünün yaygınlaştığı vurgulandı.
'Adalet ya herkes içindir ya da yoktur'
Sempozyumun ilk günü, 'savunma hakkı zayıfladığında yalnız avukatlar değil, toplumun tamamı zarar görüyor' mesajıyla sona erdi. Katılımcıların ortak vurgusu ise 'adalet ya herkes için vardır ya da hiç yoktur' şeklinde oldu.




