(ANKARA) - Berna Şahin'in 'Melekler de Zar Atar' adlı romanı, Anadolu kadınlarının tarihsel dayanışmasını gizem, gerilim ve mistik unsurlarla harmanlayarak okuru geçmişin izlerini sürmeye davet ediyor.
Geçmişin sessizliğini bozmak, bazen bir insanın değil, nesiller boyunca anlatılmayı bekleyen hikâyelerin yeniden hayat bulması anlamına geliyor. Berna Şahin'in 'Melekler de Zar Atar 'adlı romanı, tam da bu noktada kadınların hafızasına, aile bağlarına ve kuşaklar boyunca aktarılan mücadele mirasına odaklanıyor. Destek Yayınları etiketiyle yayımlanan 216 sayfalık eser, geçmişle bugün arasında kurduğu bağ üzerinden okuru hem tarihsel bir yolculuğa hem de kişisel bir yüzleşmeye çağırıyor.
1981 yılının İstanbul'unda başlayan hikâye, Sofya'nın çocukluk yıllarından gazetecilik dönemine uzanan yaşamını merkeze alıyor ancak karşısına çıkan sırlarla birlikte kendi kimliğini ve hayatının ardındaki gerçekleri de sorgulamaya başlıyor. Bu arayış, yalnızca bir ailenin saklı kalmış hikâyesini ortaya çıkarmakla sınırlı kalmıyor. Sofya, zamanla kendisinden önceki kuşakların yaşadıklarının, bugünkü hayatını da şekillendirdiğini fark ediyor. Bacıyan-ı Rum'un mirası, günümüz kadınlarının hikâyesiyle birleşiyor.
KADINLARIN MÜCADELESİ AYNI ANLATIDA BULUŞTU
'Melekler de Zar Atar' romanının en dikkati çeken yönlerinden biri de Anadolu kadınlarının tarihsel dayanışma geleneğiyle günümüz kadınlarının mücadelelerini aynı anlatıda buluşturması. Eser, Bacıyan-ı Rum'dan ilham alarak kadınların tarih boyunca üstlendiği rolleri, birbirlerine verdikleri desteği ve kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma mücadelelerini edebî bir çerçevede ele alıyor.
Gizem, gerilim ve mistik öğelerle şekillenen hikâye; adalet ile intikam, korku ile cesaret arasındaki sınırları da sorguluyor. Sofya'nın geçmişe doğru attığı her adım, yalnızca saklanan gerçekleri değil, hatırlamanın ve yüzleşmenin insan hayatındaki önemini de görünür kılıyor. Böylece roman, aile sırlarının ötesine geçerek kimlik, aidiyet ve kadın dayanışması gibi evrensel temalara uzanıyor. Geçmişte yaşananların sonraki kuşakların hayatına nasıl yansıdığı sorusu, anlatının temel eksenlerinden birini oluşturuyor. Kadınların birbirinden aldığı güç, zamanın ve koşulların değişmesine rağmen varlığını sürdüren ortak bir miras olarak öne çıkıyor. Bu yönüyle eser, okurları yalnızca Sofya'nın hikâyesine tanıklık etmeye değil, kendi geçmişleriyle kurdukları ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.
Roman, geçmişin izlerini bugünün hikâyelerinde arayan ve kuşaklar arasında kurulan bağları keşfetmek isteyen okurlar için dikkati çeken bir seçenek olarak öne çıkıyor.





