Değerli okurlar, geçtiğimiz günlerde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, yurt dışından getirilecek kazançlara, teknoloji devlerine ve küresel "milyoner trafiğine" yönelik açıkladığı 20 yıllık vergi istisnası, ekonomi yönetiminin yapısal krizimize bakış açısını bir kez daha ele verdi. Gerek akademi eğitimim gerekse de sonraki süreçteki kazanımlarımda para politikaları, kur rejimleri ve kalkınma modelleri üzerine çalışmış bir iktisatçı olarak bu tür "finansal konumlanma" ve "sermaye çekme" hamlelerinin altındaki teorik yanılgıyı ve sosyoekonomik tahribatı değerlendirmek ve değinmek üzere bu haftaki yazımı kaleme alıyorum.
Önceki yazılılarımda da sıklıkla ifade ettiğim ve eleştirdiğim bu Ortodoks ekonomi anlayışı, kalkınmayı ve istikrarı yalnızca "borç olmayan sermaye girişine" ve "uluslararası piyasalara şirin görünmeye" indirgerken heterodoks iktisat çerçevesinden baktığımızda, bu hamle yapısal bir kalkınma stratejisi değil; tıkanmış para ve kur politikalarını günübirlik sıcak para girişleriyle yüzdürme çabasından ibarettir sıcak paranın hiçbir zaman ülke kalkınmasına etkin olmadığını anlık politikalar ile güne kurtaran adımlar olduğunu ve ülke kalkınmasının salt sıcak para/sermaye girişleri ile olmayacağını hepimiz biliyoruz eğer bir ülke kalkınma yolunda ilerlemek isterse bu ancak ve ancak üretimle mümkündür sermaye akımlarıyla değil.
Siyasi ve Ekonomik İllüzyon: "Singapur Olma" Hayali
Bakan Şimşek, açıklamasında Türkiye’yi bu vergi mimarisiyle Singapur ve Hollanda ile aynı lige yerleştirmeyi vaat etti ancak buradaki temel yanılgı, ölçek ve kurumsal altyapı farklarını yok saymaktır. Singapur bir finansal ada devletidir; oysa Türkiye, sanayi altyapısına, devasa bir işgücüne ve kronik bir bölüşüm şokuna sahip karmaşık bir makroekonomidir. Üstelik Türkiye ekonomisinin bu temel farkı ve Türkiye Cumhuriyeti ekonomisine ilişkin tanımlama daha lisans öğrencisinin dahi en temelde öğrendiği bir olguyken Bakan Şimşeğin bu açıklaması aslında ülke gerçeklerinden de ne derece uzak olduğu izlenimi yaratabilmektedir.
Siyasi elitler, kurumların içini boşaltıp hukuki öngörülebilirliği zedeledikten sonra, yabancı sermayeye "Gelin, size 20 yıl dokunmayacağız, hatta veraset vergisini bile yüzde 1'e indireceğiz" diyerek kurumsal güven açığını vergi egemenliğinden taviz vererek kapatmaya çalışmaktadır. Bu, egemen bir devletin kendi vergi tabanını uluslararası sermaye lehine erozyona uğratmasıdır. Üstelik bu "ayrıcalıklar", küresel finans çevrelerine ve içerideki bir avuç elit azınlığa sunulurken, ülkenin kendi üreticisi ve emeğini yeniden ve her zamanki gibi dışlamaktır. Hep vurguladığımız gibi ekonomi politiktir, ya emekten yana olursunuz ya da sermaye/ rantiyeden yana olursunuz, ancak görünen o ki mevcut anlayış yine emeği kör eden sermaye/rantiye sınıflarının çıkarına hareket eden yapısından asla taviz vermeyeceğidir.
Sosyoekonomik Tespit: Çift Katmanlı Vergi Adaletsizliği ve Toplumsal Yarılma
Bugün Türk ekonomisinin birçok yapısal problemi varken ve bu yapısal sorunlar içinde, yüksek enflasyon sarmalının tetiklediği bölüşüm şoku yaşanırken. Enflasyon ve sıkı para politikaları, emeğiyle geçinen geniş halk kitlelerini, esnafı ve KOBİ'leri ezerken; servet transferi mekanizmaları zengini daha zengin yapmaktan öteye gidemez. Şimdi bu denkleme bir de "çifte standartlı vergi mimarisi" ekleniyor: Ülkesinde kalıp üretmeye, katma değer yaratmaya çalışan yerli üretici, esnaf ve KOBİ’ler ile emeğiyle geçinen milyonlarca asgari ücretli, bugün kelimenin tam anlamıyla hayatta kalma mücadelesi veriyorken ve yerli mükellef; Dünyanın en adaletsiz vergi modellerinden biri olan dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) ve ağır gelir vergisinin yükü altında eziliyor. Sorun sadece vergi de değil; üretimi sürdürebilmek için katlanmak zorunda olduğu ham madde, enerji ve iş gücü gibi temel maliyet kalemleri, kronik enflasyon sebebiyle her geçen gün katlanarak artıyor. En acısı da şu: Kamu harcamalarının ve bütçe açıklarının finansmanı; zaten yüksek enflasyon eliyle satın alma gücü sistematik olarak yok edilmiş, cebi boşaltılmış geniş halk kitlelerinin sırtına yıkılıyor olması. Bir de madalyonun diğer yüzü var bu yüzünde de tamamen başka bir hukuk, başka bir ayrıcalık dünyası bizi karşılıyor. Son üç yıldır Türkiye’de yaşamamış, bu ülkenin tek bir kahrını çekmemiş, kazancını dışarıda elde etmiş küresel elitlere, fon yöneticilerine ve teknoloji devlerine "Sıfır Vergi" ve "20 Yıl Ayrıcalık" vaat ediliyor. Bu topraklara ait olmayan sermayeye, kırmızı halılarla bezenmiş mali cennet kapıları sonuna kadar açılıyor.
Sosyoekonomik Tespit ve Siyasi Tercih
Bu yapısal çarpıklık, adil bir vergi reformu hayali kuran, defterlerini denkleştirmeye çalışan yerli esnafın ve KOBİ’lerin sisteme ve devlete olan güvenini kökünden sarsmaktadır. Bakanlığın kendi esnafına sunduğu "72 aylık borç yapılandırması" adeta bir lütuf, bir şefkat gösterisi gibi pazarlanırken; küresel sermayeye tek kalemde milyarlarca liralık "doğrudan muafiyet" tanınması, ekonomi politikasının sınıfsal karakterini bir kez daha ele vermektedir. Bu manzara bize açıkça gösteriyor ki; Siyasi iktidarın ve ekonomi yönetiminin öncelikleri, bu ülkenin cefakâr halkından ve yerli üreticisinden yana değil; uluslararası finansal oligarşinin ve gezici küresel sermayenin çıkarlarından yanadır. Vatandaşına "enflasyonla mücadele" adına acı reçeteler içirip kemer sıktıran bir sistemin, dışarıdan gelecek milyonerlere VIP protokolü uygulaması ne iktisadi rasyonellikle ne de toplumsal barışla açıklanabilir.
Makroekonomik Riskler: Kur Politikası ve Finansal İstikrarsızlık
Para ve kur politikaları uzmanlığı perspektifinden baktığımızda, bu tür "Varlık Barışı" benzeri istisnaların makro-finansal istikrara katkısı oldukça şüphelidir. Bakan Şimşek’in, amacın "bankacılık sektörünü büyütmek ve sermayeyi ülkede tutmak" olduğunu, bu kez sadece beyanın yetmeyeceğini ve paranın sistemde kalma süresine göre oranlama yapılacağını söylüyor ancak burada da sorun şu: Kur politikalarında net bir çıpa ve makro-ihtiyati çerçevede bir üretim/kalkınma yönelimi olmadıkça, vergi muafiyetiyle gelen bu sermaye "rantçı"sermayedir. Bu sermayenin getirdiği sıcak parada ne yazık ki üretime, teknoloji transferine veya istihdama gitmeyecektir gitmez de zaten bu sermaye ancak yüksek faizden veya finansal enstrümanların arbitrajından yararlanıp, risk gördüğü ilk anda arkasında daha büyük bir enkaz bırakarak kaçacaktır. Geçmişteki "Varlık Barışları"nın bilançolara kalıcı bir üretkenlik katmadığı, aksine kayıt dışılığı ödüllendirdiği gerçeği ortadayken bundan farklı bir sonuç beklemek de rasyonel bir beklenti değildir.
Sonuç: Muafiyet Değil, Üretim Yapısı Reformu Şart
Türk ekonomisinin kurtuluşu, küresel göçebe sermayeye vergi ayrıcalıkları tanıyarak " Singapur taklidi" yapmakta değildir. Türkiye'nin ihtiyacı; Ulusal kaynakları rant yerine, stratejik sanayi alanlarına yönlendiren kamucu bir kalkınma bankacılığı, vergiyi tabana değil, tavana ve servete yayan artan oranlı adil bir maliye politikası, emeğin milli gelirden aldığı payı artıran, iç talebi üretken kapasiteyle destekleyen bölüşüm odaklı para politikalarıdır.
Vatandaşına hatalı ekonomik tespitleri neticesinde "enflasyonu düşürmek için harcamayı kes" diyen bir yönetimin, küresel sermayeye 20 yıl boyunca vergi defterini kapatması ne ekonomik rasyonellikle ne de sosyal adaletle açıklanabilir. Bu politika, yapısal bir reform değil; finansal istikrarsızlığı derinleştiren küresel bir imtiyaz kapitülasyonudur.