Haber: Zuhal ÇİLOĞLAN
(İSTANBUL) - İBB Davası'nın 59'uncu gününde savunmasına başlayan Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, Kasım 2024'te tutuksuz sanık ve itirafçı Cüneyt Yakut'un kendisini arayarak ifadeye çağrıldığını söylediğini, daha sonra Yakut'un soruşturmaya ilişkin bilgileri yeğeni olduğu iddia ettiği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut'tan aldığını öne sürdüğünü anlattı.
CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 59'u tutuklu, 414 sanıklı İBB Davası'nın duruşması, 59'uncu gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi'nin 1 No'lu Duruşma Salonu'nda devam ediyor.
Duruşmada tutuklu sanıklardan Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun'un savunmasının alınmasına başlandı.
'TÜM SIR 18-23 MART ARASINDAKİ 5 GÜNDE GİZLİ'
Savunmasında durum tespiti yapmak istediğini ifade eden Ongun, 'Durum tespitini doğru yapamazsak, iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne de kurt olmak isterim' dedi.
Ongun, bütün sırrın 18-23 Mart 2025 arasındaki 5 günde gizli olduğunu söyleyerek, şu savunmayı yaptı:
'18 Mart 2025 saat 18.00 - İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diplomasını iptal etti. O gece uyuduk ve 12 saat sonra 19 Mart sabah 06.00'da İmamoğlu operasyonu yapıldı.
Operasyon öncesinde başsavcılık 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense savcılık yazısında belirtildiği gibi ancak o zaman lazımdı. Bu durumda, başsavcılık polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptali talep etti? 23 Mart'ta bir önseçim vardı ama bu CHP'nin iç konusuydu, YSK'nın değil.
Peki neden illa diploma iptali beklendi? Öyle ya zaten Ekrem başkan tutuklanacaksa 2 ay, 3 ay, 5 ay sonra da, o içerideyken diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla iptal beklendi ve kararın sabahı operasyon yapıldı. Her şeyin sırrı burada. Bu iptal, yorumlandığı gibi cumhurbaşkanı adaylığı iptalini garantiye almak için yapılmadı. Diploma iptali ile operasyonun ilgisi anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken İmamoğlu tutuklansa, CHP'nin resmi cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Halefiyet ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olacaktı.
Haksız, hukuksuz operasyonu yapanlar böyle bir riski bertaraf etmek için diploma iptalini bekledi. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanların şu olacaktı; 'Biz seçimlere, yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyon yapılmadan önce Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diploması iptal edilmişti. Bu iptali savcılık değil, üniversite yaptı. Biz lise mezunu, yani cumhurbaşkanı adayı olamayacak birine operasyon yaptık. Yani bir belediye başkanına sıradan bir yolsuzluk operasyonudur bu'.
İşte bunu diyeceklerdi savunma argümanı olarak. Zavallı rektör, düştüğü tuzağın farkında değil. Kabak onun başına patlayacaktı. Fakat bu kurnaz plan öngörüsü boşa çıktı. Atatürk'ün dediği gibi, 'Milli egemenlik öyle bir nurdu ki, karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur'du. Öyle de oldu.
23 Mart 2025 günü, biz sandığa 500 bin CHP üyesi getirmeyi hedeflerken 15,5 milyon insan İmamoğlu'nu seçti bile. Kurnaz plan o gün çöktü. O argüman tarih oldu. Size anlattığım bu sarih gerçek bize tek bir şeyi gösteriyor, korkuyu.
Diploma, işte bu korkuyla, endişeyle iptal edildi. Haksız olan korkar. O mutlak butlan kararı, o gözükaralık bile buradan kaynaklı.
'ÖRGÜT İSNADI KORKUNUN İKİNCİ KANITIYDI'
Gelelim bizim 19 Mart'a. Başsavcılık açıklamasından okuyorum, 'Bu kapsamda suç örgütü lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu ile örgüt yöneticisi konumunda bulunan şüpheliler Murat Ongun, Tuncay Yılmaz, Fatih Keleş, Ertan Yıldız ve bu şahıslarla bağlantılı (95) şüpheli olmak üzere toplamda (100) şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikap, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, ihaleye fesat karıştırmak suçlarından 19 Mart 2025 tarihi 06.15 itibarıyla eşzamanlı yakalama, gözaltı, arama ve el koyma işlemleri icrası amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne talimat verilmiştir.' Bu, 2. adım.
Bu da hem büyük yalanın inşası ama asıl korku duygusunun ikinci kanıtıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması, gayya kuyusu kadar da belirsiz, bir boşluk. Kimileri bunun, İçişleri Bakanlığı ve Danıştay engelini kaldırmak için yapıldığını söyledi. Değil, bu da korkunun yansıması. Örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı netti. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu, beyan da yoktu. Böyle dev bir işe, delilsiz kalktıklarını bildikleri için çok tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.
'BİZİ TUTUKLATAN DELİL SAVCININ ŞOFÖR TUTKUSU'
Tek delil yok dedim, anlatayım. 22 Mart akşamı, polise ifade verme sırası bende. Peki ne soruyorlar bana? 1 ay önce bizim teslim ettiğimiz birkaç ihale dosyasını. Onlar resmi evrak zaten. Yasa dışı evrak bulmuş gibi soruyorlar. Bunları biz verdik zaten. Yasal dosyaların, yasal evrakları. Yani bir suç delili değil. Başka? Gizli tanık ifadeleri. Çınar, Meşe, Doğan. İddianameye bakarsanız zaten gizli tanıklardan yararlanılmadığı ortada. 3 gizli tanık spesifik 7 olay anlatmıştı. Yalan olduğu için hiçbiri iddianamede yok. Bunun dışında anlamsız genel cümleler. Mesela; 'İhaleleri Murat Ongun organize ederdi.' Ne demek bu? Suç delili mi? Hayır. Başka? İş arkadaşlarımızı telefonla aramak. Aynı işyerinde olmaktan mütevellit baz vermek. Başka? Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi. Ne diyorlar? 'Kültür ve Medya AŞ bize haksız fatura kesip paramızı alıyor.' Parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Tersi olsa yolsuzluğu anlayacağım da bunu anlamadım. Yine de burada bir yanlış dahi olsa bu savcıların, polisin değil, hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Bu olayı incelemesi gereken İBB müfettişleri, yani iç denetim.
Var mı başka delil? 22 Mart'ta var. Bizi tutuklatan delili açıklıyorum. İddia makamının, şoför tutkusunun kaynağı. Eski Kültür AŞ Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın şoförü Orhan Cevahiroğlu'nun ifadesi. Daha polis sorgusunda, yalan olduğunu ispatladığımız bir beyan. Yalan ifşa olunca, ifademi alan polis de şaşırdı. Çıktı odadan telefon etti, birkaç dakika sonra döndü, 'Neyse, devam edelim. Beyanınızı yazdım' dedi. Daha o gün emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz beyanla, iftiracı Orhan Cevahiroğlu'nun beyanıyla Türkiye'nin cumhurbaşkanı adayı, Türkiye ve Avrupa'nın en büyük kentinin belediye başkanı tutuklandı. Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın da öyle.
Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim. Rüşvet de bu yalan beyan işte. Evet, biz delilsiz tutuklandık. Allah var, örgüt projesi tuttu iddia makamının. Cezaevine girmemek ya da çıkmak ya da malını kurtarmak için bir sürü itirafçı türetildi. Bakın 60-70 itirafçının 40 veya fazlası benim suçlandığım konularla ilgili.
'40 İTİRAFÇI BİR ORHAN ETMEMİŞ'
En zor anda, ağzına aklına gelen tüm yalanları sıralamaktan imtina etmeyen 40 itirafçının beyanlarına bakalım. Bunca beyandan bir tanesi bile Murat Ongun'a şu tarihte, şu sebeple, şurada, şu kadar rüşvet verdim, diyor mu? Buyurun okuyun böyle beyan varsa, 1100 değil 2 bin 500 yıl ceza verin sonra bana. Yani 40 itirafçı 1 Orhan etmemiş. 1 Orhan, koca İstanbul'u tutuklatmış. Akıl tutulması. 4 bin değil, 40 bin sayfa yazsalar, bunlara kimse işte bu yüzden inanmıyor. Beni rüşvetle suçlayanı da tutuklayan hakim hanımı da Allah'a havale ediyorum. Manşetlerde yalanlar, yalanlar: Cezaevine girdim, yağmur gibi Türkiye'nin dört bir yanındaki cezaevlerinde kalan mahkumlardan mektup geliyor.
Kiramı öde diyen mi dersin, borç isteyen mi? Adımızı, dolandırıcıya, rüşvetçiye çıkarınca bunlar normal. Mahkum ne yapsın? Kim verecek bu itibar suikastinin hesabını? Ve 23 Mart oldu, Yallah Silivri'ye.
'BU, 'HİÇBİR ŞEY OLMASA BİLE MUTLAKA BİR ŞEYLER OLDU' KURGUSUDUR'
Yaptığım durum tespiti objektif ve nettir. Bize yapılan bu kurgu ikinci 'Hiçbir şey olmasa bile mutlaka bir şeyler oldu' kurgusudur. O zaman da çaldılar dendi, mundar dendi, sandık görevlileri FETÖ'cü dendi. Hepsi yalan çıktı. Bugün de yalanın, şiddetli ikinci perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştirmeyen zihniyet, oyuncu değiştiriyor. Kazanan yine biz olacağız. Tıpkı 2019'da olduğu gibi.
Bu soruşturmada insan hakları ihlalleri yapıldı. Murat Kapki etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşi ile tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma var mı bilmiyorum.
Ekrem Başkan babası, oğlu, kayınbiraderi ile; Fatih Keleş oğlu, ağabeyi, yeğeniyle; ben eşim ve bacanağımla; Tuncay Yılmaz eşiyle, Alper Aydın oğluyla, Murat Kapki kardeşi ve çalışanlarıyla, itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve oğluyla, iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi ama kardeşinden çok sevdiği servetiyle, iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetiyle bu soruşturmaya dahil edildiler. Bu hamleleri masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibariyle iddia makamının hayal ettiği, beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu. Tıkır tıkır da işledi. Ayrıntısını anlatacağım. Kimi malı, kimi parası, kimi oğlu, kimi eşi, daha fazlası da özgürlükleri ile sınandı. Bunlara tekrar sahip olmak istiyorsan, bana istediğimi ver dendi. Zaten örgüt isnadının sebebi gibi buydu.
Zanlıların çoğu bizi tanımıyordu ama hakkımızda ne anlatmaları gerektiğini öğrendiler. Daha doğrusu öğretildi. Gizli tanıkların ifadelerle açtığı patika, medyanın belirlenmiş isimleri hedefleştirmesi ve soslu hikâyeler ile asfalt yol oldu. İçeri düşen herkes, o asfalt yoldan ne diyerek dışarı çıkacağını öğrendi, öğretildi. Formül basitti: Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Murat Ongun ile ilgili bir şey söyle, onların yakın çevresinden birini de kat hikâyene, hadi eyvallah, özgürsün.
Süreç de aynen böyle işledi. 1 aylık medya yönlendirmesinin ardından nisan ayı sonundan başlayarak, mayıs ve haziran'da pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadeleri okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye olmaya başladı. Her çıkan, geride yeni bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum itirafçılar, daha doğrusu iftiracılar kendimin dahi bilmediği yönlerimi anlatıyor, ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğreniyordum.
İsmim bilmediğim ağızlarda çeşitli tariflerde dolaşıyordu. Bu furya öyle bir hale geldi ki, bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyordu. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı sanığın, sonradan aynı avukata sahip olmasını, tesadüf olarak niteleyemeyiz.
'PLANLI BİR EYLEM SİSTEMATİĞİ'
Madem planlı bir eylem sistematiği anlatıyorum, biraz ete kemiğe büründürelim. Medya dedim, avukat dedim; bir de savcılık var. Ülkedeki herkesi, Sayın Cumhurbaşkanı hariç herkesi, korkudan tir tir titreten başsavcılık, bazı avukatların yarattığı borsayı izlemekle yetindi. Mehmet Yıldırım dendi, Selcen Akar dendi, Mücahit Birinci dendi.
Bunlar gerçek ki bazıları dava konusu bile oldu. Ben bu sistematiğe bir ekleme yapacağım. Malum soruşturmalar basit şüphe ile başlıyor ya benimki de basit bir şüphe. İçinde medya var, avukat var, itirafçılar var. İster istemez böylece iddia makamı da dahil oluyor.
Şimdi size çarpıcı bir tabloyu sunup, içeriğini anlatacağım.
Bir avukat var. Adı İsmail Mirsad Albayrak. Açık kaynaklardan görüyoruz ki avukat bey Rasim Oğlan Kütahyalı ve Hilal Kaplan isimli medya mensuplarının avukatı. Hatta avukat bey sayesinde, öğreniyoruz ki üç harfli kısaltma seven şahsın 8 yıldır resmi polis koruması varmış. Türkiye Cumhuriyeti yasal, yasa dışı hiçbir kurumun kirlenmemek için elini sürmeyeceği birini 8 yıldır bizim vergilerimizle koruyormuş.
Hilal Hanım da koruma kalkanında. Şimdi avukatımızın, müvekkilleri İmamoğlu soruşturması sürerken neler yazmışlar, söylemişler bakalım:
Yüzlerce iftira ve yalanla, soruşturmanın gizliliğini ihlal etti. Diğer medya mensubu Hilal abla da; yolsuzluk dedi, eylem 13 için karanlık ayna dedi, o da soruşturma sürerken İmamoğlu ve bizler için üç harfli gibi, sistematik karalama kampanyası yaptı.
Medya-avukat ilişkisini gördük. Sırada avukat-itirafçı ilişkisinin haritası var. Dosyada 5'i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı. 6 sanık da birden fazla ifade verdi. 22 Mart günü 6 kişiden sadece Hasan Özsoy isimli şüphelinin avukatıydı, diğer 5 itirafçının avukatları farklıydı. Hasan Özsoy 30 Nisan 2025'te itirafçı oldu. Eyüp Subaşı'yı suçladı. 9 Mayıs 2025'te tahliye oldu. Tahliyeden 4 iş günü sonra 15 Mayıs 2025'te Eyüp Subaşı itirafçı oldu. Eşi tahliye edildi. Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Serdal Taşkın, Murat Ongun ve Ertan Yıldız'ı suçladı. Aziz İhsan Aktaş'tan sonra 'sistem' diyen ilk itirafçı oldu.
Hasan Özsoy'un tutuklu sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı 27 Mayıs 2025'te itirafçı, 29 Mayıs'ta tahliye oldu. 19 Haziran 2025'te bir kez daha ifade verdi. Tahliye ifadesindeki avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı başka biriydi. Vedat Şahin'i suçladı.
Vedat Şahin, Kabil Taşçı'nın suçlamasından 11 gün sonra itirafçı oldu. 30 Haziran'daki ifadesinde avukatı İsmail Mirsad Albayrak idi. İlk avukatı farklıydı. Tutuklu bulunmaktadır.
Rauf Cem Istranca, Kabil Taşçı ile aynı tarihlerde 29 Mayıs ve 19 Haziran'da ifade verdi. 7 Temmuz'da tahliye edildi. Etkin pişmanlık ifadesinde de avukatı İsmail Mirsad Albayrak'tı, ilk avukatı başka biriydi. Serkan Öztürk ve Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney'i suçladı.
Serkan Öztürk, Rauf Cem Istranca'nın tahliyesinden 22 gün sonra ifade verdi. 8 Ağustos'ta ikinci kez ifade verdi. İki ifade de avukat olmadan alındı. 11 Ağustos 2025'te de İsmail Mirsad Albayrak'a vekalet çıkardı. Onun da ilk avukatı başka biriydi. 11 Eylül 2025'te de 3. kez İsmail Mirsad Albayrak ile ifade verdi. Tutuklu bulunmaktadır.
Duygu Fikirli. İlk avukatı farklıydı. 3 Eylül'de İsmail Mirsad Albayrak'a vekalet verdi. 5 Eylül'de itirafçı oldu. 24 Eylül tahliye oldu.'
'SİZİN KAYNAĞINIZ BU İDDİANAME; BU KAYNAKLA İBB SIRRINI ÇÖZEMEZSİNİZ'
Ongun, Eylem 13'ten yargılanan Emrah Yüksel'in nisan ayında kürsüye geldiğinde ona heyetin, 'Şu 13 nolu eylemi şöyle güzel güzel anlat Emrah, en zorlandığımız eylem. Sıralamayı ona göre belirledik zaten' dediğini anlattı.
Ongun, savunmasını şöyle sürdürdü:
'Bu cümle beni hayal kırıklığına sürüklerken, büyük bir şüpheye de gark etti. Sadece bu eylemi anlamakta zorlanan heyet, demek ki Şişli'nin dev imar ihtilafını, KİPTAŞ'ın işlerini, Raylı Sistem İhalesine dair suçlamayı, asfalt ve kışla mücadele konusunu, daha anlayanını görmediğim hafriyat konusunu, reklam ihaleleri ile ilgili suçlamaları, 5 farklı dairenin etkinlik ihaleleri ile ilgili iddiaları ve hatta Capacity'nin depreme dayanıklı olup olmadığına dair meseleyi anlamıştı. Orada belki konunuz rüşvet iddiasıydı ama bu iddianın temeli de binanın temeliyle ilgilidir. Sağlamsa başka, değilse başka. O top da size kaldı.
Eğer tüm bunları gerçekten tam manasıyla kavradıysanız, ki siz bunu daha nisan ayı başında ilan ettiniz, içimden dedim ki; ''Şu an İBB'yi yönetecek en iyi isim mahkeme başkanımız. Geçmiş ikisi ve mevcut genel sekreter elinize su dökemez.' Sayın Başkanım, anlayamazsınız. Nisanda da anlayamazdınız, bugün de anlayamazsınız. Çünkü kaynağınız yanlış. Sizin kaynağınız bu iddianame. Bu kaynakla İBB sırrını çözemezsiniz. Çünkü gerçekler, bu kurgu eserde yazmıyor. Sadece gizlenen gerçekler var, onları da ben sırayla size arz edeceğim. İddianamenin gerçek yüzünü o zaman görecek ve her şeyin doğrusunu herkes anlayacak.
Size bu süreçte verilen mesajları Var Mısın Yok Musun subliminal mesajıyla verdiler. Ben subliminal diyorum ama nezaketen. Yoksa gayet açık-seçik bir durum. Elimdeki tablo İmamoğlu soruşturmasına katkı veren yargı mensuplarının terfi durumu. Yani daha iyi bir yaşam vaadinin vücut bulmuş hali. Bu listenin adı Var Mısın? Size diyor. Bu da diğer subliminal mesaj, Adı Yok Musun? Onu da size diyor.
Bu tabloda Ekrem İmamoğlu lehine karar veren yargı mensuplarının durumu. Gezelim Görelim Anadolu tadında. Tenzili rütbe kıvamında. Şimdi 2 tablo da ortada. Bunların tamamı mahkememiz başlamadan yaşandı. Düşünsenize bakan bey duruşmaya tam 1 ay kala atandı.
Bu gösterinin adı nedir acaba? Bu mesajın anlamı belli, adresi belli. Bu yaşananların bir mesaj olduğunu düşünmem hatalı mı? Bu bir tehdit veya ödül vaadi değil de nedir? Birilerinin size 'Var Mısın Yoksa Yok Musun' dediğini gayet net görüyoruz.
20 Ekim 2025 günü, hem Sayın Yargıtay başkanımız hem de Sayın AYM başkanımız, Diyarbakır'da bir etkinlikte konuşmacılardı. Yargıtay Başkanımız Sayın Kerkez, orada yaptığı konuşmada, 'Her bir iddianamemiz yalnızca suç isnadı değil, aynı zamanda adalet yolunda yakılan ışık olmalıdır' dedi.
'BİR YILDIR MEDYA LİNCİMİZ DEVAM EDİYOR'
Önümüzdeki iddianame değil ışık, dibini aydınlatan bir mum bile değil. Konsepti de Türkçesi de mantık kurgusu da delil durumu da perişan. Bunu ben 1 biliyorsam siz 10 biliyorsunuz. Yine de sınıfta kalan yazarlarına, sınıf atlattırdılar. Çünkü Türkiye'yi hiçbir şeyin gerçek olmadığı, her şeyin mümkün olduğu bir ülkeye çevirdiler. Liyakat Türkiye'de artık kuralsız ve sınırsız adanmışlığın adı oldu.
1 yıldır tutukluyum. 1 yıl ilk başta kulağa insan ömrü içinde çok uzun bir zaman dilimi gibi gelmiyor. Oysa mesele sadece hücreye tıkılmak da değil. Bir yıldır kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle medya lincimiz de devam ediyor. Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız hapishaneden, bir gece yarısı hastaneye götürülüp, sabahın ilk ışıklarıyla bilmediğiniz bir başka cezaevine sevk edilmek de var bizim hikâyemizde. Ailemize yönelik hamleler, 3 kez basılan yuvamız, tutuklanan ya da adli kontrole alınan yakınlarımız da var bizim hikâyemizde.
Evinizi basmaları yetmiyor. Kızınızın kulağındaki küpeleri, oğlunuzun başucundaki harçlığı da soruşturmaya dâhil ediliyor. Sonra bunlar, medyada yazılınca, o dönemin Dezenformasyon Başkanlığı bu haberleri yalanlıyor. Oğlumun harçlığının kasadan çıktığını belirtiyor. Zeka küpleri. Kasaya oğlanın harçlığını koyup, üzerine 'Koray'ın harçlığı' mı yazdık? Nereden anladın? Birazcık zekâ kullanın bari. Ama Allah büyük. Benim evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan o birimin başkanının adı her türlü rezilliğe karıştı ve görevden alındı. Tabii ki tutuklanmadı. Hatta yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatın, kendisini en son Akın bakanımızın devir teslim töreninde alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördük. Kaldıramadı da. Kaldırmayı beceremeyince şahsı ortadan kaldırdılar. Perde arkasından çalışıyor şimdi. Aklı sıra gizli.
Mahkeme salonlarında Dreyfus davasına çok atıf yapılır da o dönemin medyasından pek bahsedilmez. Dreyfus'u elde hiçbir delil olmadığı halde vatan haini ilan edenlerin de medyası vardı. Onun, aleyhinde şiddetli kampanyalar yapan Fransız Libre Parole gazetesi gibi. O günlerin Fransız Parolası, bugünlerin Sabah'ı oldu, Yeni Şafak'ı Oldu, TRT'si oldu, A Haberi oldu.
Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, doğru. Bizim Zolamız da CHP Genel Başkanı Özgür Özel oldu. Her gün hissettiğimiz CHP milletvekilleri oldu. Zola'nın, İtham Ediyorum yazılarına yer veren o küçük Fransız gazetesi, bugün bize biraz nefes aldıran Halk TV, Sözcü grubu, Cumhuriyet, Birgün oldu. Cesur, bağımsız gazeteciler oldu. Allah bireysel destek olan herkesten de razı olsun.
Demem o ki efendim, ne ilk kez siz ne ilk kez biz siyasi bir dava ile huzurdayız. Tarihte de çok olmuş, bugün de oluyor, yarın da olacak. Taktik değişmiyor. Önce siyasi hedefe uygun strateji belirlenir ve ardından o doğrultuda kanıtlar ya da bugünkü gibi beyanlar yaratılır. Seçilen kurbanlar yargılanır. Böylece koltukta gözü olan 'küstah' elenir.
'YÜZYILIN GİZLİ SORUŞTURMASI 10 GÜN BİLE GİZLİ KALMAMIŞ'
Dediğim gibi şüpheyi odağıma alıp okudum iddianameyi. İlk şüphem soruşturmayı ve operasyonu önceden haber aldığımız açıklaması ile doğdu. Bildiğiniz gibi medyada, polis teşkilatımız ima edilerek polis içinden köstebeğimiz olduğuna dair iddialı haberler, yorumlar yapıldı. Emniyet mensuplarımız zan altında bırakıldı. Akabinde yeni dalgalarda jandarmanın kolluk olarak kullanılması bu iddiaları daha da kuvvetlendirdi. Zaman böyle akıp giderken, 2 Eylül'de, 2025-2026 Adli Yılı Açılış Töreni oldu. Orada bulunan gazetecilerin yazdıklarından öğrendiğimize göre dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı bugünün Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek 'Soruşturmadan ilk Murat Kapki haberdar oldu. Mülklerini ocak ayında başkasına devretti' demiş. Okuduk. O yüzden operasyon hızlanmış.
Bu açıklama beni şaşırttı. İddianameyi dikkatli okuyanları da şaşırtmıştır. Çünkü Murat Kapki, 24 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde soruşturmayı ne zaman, hatta kimden öğrendiğini bile anlatmış. Kendi beyanı var. Üstelik Ocak ayında da değil. Daha geçmişte taa başlangıçta öğrenmiş. Bakın ifadesinde ne diyor:
'Gözaltına alınmadan önce 2024 senesinin ekim ayında Ahmet Çiçek beni soyadını hatırlamadığım Çetin adında bir şahısla Ferko'daki ofisime gelerek tanıştırdı. Bu şahıs bana hakkımda bir soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın gizli olduğunu, yardım edebileceğini söyledi. 2025 senesinin ocak ayında Çetin isimli şahsı çağırarak tekrar görüştüm. Bu görüşmede benden 100 bin dolar vermem karşılığında bana listede kimlerin olduğunu ve olayın ne olduğunu bana bulabileceğini ve listede olmam halinde belirleyeceği bedel karşılığında de listeden adımı sildirebileceğini söyledi. Ben bu teklifi kabul ettim fakat parayı peşin istedi. Ben de bana gerekli bilgileri getirmeden parayı vermeyeceğimi söyledim. Çetin de o zaman biz de seninle çalışmıyoruz diyerek şirketimden ayrıldı.'
Sayın Başkan, Çetin 'Ben de seninle çalışmıyorum' demiyor, çoğul söylüyor, 'Biz de seninle çalışmıyoruz' diyor. Tek değil yani. Bir ekip kastediyor. Başından sonuna bizim dosyada hep para konuşulması pek tesadüf gibi durmuyor.
Murat Kapki gözaltına alınınca gizemli Çetin eşini aramış ve parayla çıkarırız, demiş. Şimdi böyle okuyunca insan merak ediyor. Yüzyılın gizli soruşturmasını daha bismillah başladığı Ekim ayında bilen ve sızdıran bu Çetin kim diye... Öyle ya 10 gün gizli kalmamış 100 yılın dosyası.
Çünkü adam gerçekten biliyormuş ki, 19 Mart operasyonu oldu. Ben de merak ettim ve iddianameyi taradım. Mutlaka gizemli Çetin'in ifadesi alınmıştır diye umdum. Aradım taradım yok. Ne ilginç, sadece ben merak etmişim, iddia makamı hiç ilgilenmemiş. Üstelik Gizemli Çetin'i, Murat Kapki'ye getiren, Ahmet Çiçek isimli şüpheliymiş.
Ahmet Çiçek de bu dosyada itirafçı. Sanık şu an.
İfadesi alınmış ve inanır mısınız, bu iddianameyi yazanlar 'Bizim gizli soruşturmamız 18 Ekim'de başladı. Yüzyılın Soruşturması adını verdiğimiz bu gizli dosyayı daha açılır açılmaz, Murat Kapki'ye bildiren Çetin kim? Onu sen getirmişsin' diye sormamış bile.
'GİZEMLİ ÇETİN'İ SAVCILAR MERAK ETMEYİNCE BEN MERAK ETTİM'
Çetin hala aramızda özgürce geziyor. Belki yeni soruşturma dosyalarından haberdar oluyor ve muhataplarına para karşılığı onları soruşturmadan çıkartma vaadi veriyor. Etrafta böyle dolaşan biri var ama hiç merak edilmiyor.
Üstelik Çağlayan Adliyesi'ni kullanarak iş gördüğü halde kimliği merak edilmiyor. Savcılar merak etmeyince, ben merak ettim. Adamı buldum, üstelik hücremden. Adı Çetin Ayaz. İşyerini söylüyorum; Kartal İSTMarina AVM yanındaki S1 blok. S2 de olabilir. Hücreden anca bu kadar. Çetin o dev gibi, altın sarısı çirkin gökdelende işini görüyor. Belki ilgilerini çeker. Bir de şahıs daha önce herhangi bir adliyede görev almış mı acaba? Bazı iddialar duydum.
'İTİRAFÇI, 'YEĞENİYİM' DEDİĞİ SAVCIDAN BİLGİ ALIP, ONGUN'A İLETMİŞ'
Ongun ayrıca, çıplak aramaya maruz kalan Fatoş Pınar Türker'in, ifade işlemi sırasında kendisine 'Bu kafayla bir daha çocuklarını göremeyeceksin' dediğini söylediği savcıdan bahsederek şunları anlattı:
'Peki dosyayı bilen sadece Çetin miydi? İtiraf ediyorum Çetin gibi ben de bu soruşturmadan haberdar oldum. Çetin'den daha geç tabii ki, Kasım 2024 ortalarında. 18 Kasım 2024 tarihinde ailemle yurt dışındaydım. Kızımın üniversite ve yurt kaydı ilgileniyordum. Ben İtalya'dayken WhatsApp'tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki; 'Savcı Aykut Çelik sizi, İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış' dedi.
Gerçekten de ailemle evde değildim. Ertesi gün bir arkadaşımı bağlı bulunduğumuz muhtara gönderdim, oraya bırakılmıştır diye, orada da tebligat yoktu. Yetinmedim o zamanki avukatım Serkan Günel'i aradım. Savcı beyin adını verdim ve ziyaret etmesini, eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa hemen döneceğimi söyledim. O da şimdi, terfi edip başsavcı yardımcısı olan Aykut Bey'i makamında ziyaret etti. Aykut Bey böyle bir tebligat olmadığını söylemiş ama benim kimden duyduğumu merak etmiş. Avukat Serkan Bey de bilmediği için kendisine söyleyememiş.
Avukatım, beni arayıp bir tebligat olmadığını söyleyince ben de dönüp Cüneyt Yakut'u aradım. Ailemle yurt dışındayken böyle asparagas bir bilgiyi, doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için kendisine sitem ettim. Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi, yeğeni olduğunu söylediği Cumhuriyet Savcısı Kerim Ali Yakut'un verdiğini belirtti. Soy isimleri aynıydı. Yine de böyle bir savcı var mı, doğru mu konuşuyor diye merak ettim. Araştırdım. Gerçekten de Çağlayan Adliyesi'nde böyle bir savcı vardı. Zaten Türkiye'ye döndüğümde yanıma gelen Cüneyt Yakut bizzat cep telefonundan bazı şeyler gösterdi. Kendisi, soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı Kerim Ali Yakut'tan aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de kendisine inandım. Bir soruşturma olduğuna kani oldum. Bu 2 şahıs arasında gerçekten akrabalık bağı var mı, varsa bile aralarında bir iletişim trafiği mevcut mu, HTS-baz gibi, onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut'un anlatımlarını dile getiriyorum. Bir de, İstanbul Emniyeti'nin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum.'




