(TBMM) - İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan'ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yaptığı 'mühür' çağrısına göndermede bulunarak, 'Süleyman olmak, mühür sahipliğinden ileri gelmez. Mesele mühürse Nemrud'un da mührü vardı. Mesele onu nasıl kullandığınızdır. Ey Erdoğan; bugün mühür sende ya tarihin sayfalarına nasıl geçeceğine de sen kendin karar vereceksin. Ya Süleyman olacaksın ya da Nemrut diye yazılacaksın' dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM'deki grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Dervişoğlu'nun konuşmasında öne çıkanlar şöyle:
'Bu akıl ve ajandayla saray dehlizlerinde kazılan şey siper değil, cumhuriyet'in mezarıdır'
'106 yıl önce Türk milleti olarak, bir varlık-yokluk savaşı ile karşı karşıya kaldık. Bu direnişi yalnızca silahla, savaşla, öfkeyle yapmadık. Millet olarak ruhumuzu saran özgürlüğün; kardeşçe sevgiden, birlik ve beraberlikten türediğini her zaman bildik. Biz direnişimize başlarken unutulmasın ki önce Meclisimizi kurduk. Anadolu'da yürekler, siperde bilekler birleşebilsin diye Meclis'te akılları birleştirdik. Türk milletinin varoluş mücadelesi, kurtuluş ve kuruluş felsefesi Meclis'te somutlaşmıştır. Türk milleti gururludur, vatan tehlikedeyse kenetlenmeyi bunun yolunun ise istişare ve müzakereden geçtiğini bilir. Bağımsızlığa ve refaha ulaşmak için, ortak aklı arar, bulur ve merkeze koyar. Hürriyet anlayışımızın temelinde her zaman meşveret vardır. Müdafaa-i hukuk düşüncemiz nasıl bir dava güttüğümüzün somut delili ve belgesidir. Temsil ve meşruiyet ise askerî mücadelemizin önkoşulu olmuştur. Bugün güya bir iç cephe tasavvurunu bini bir paraya boş sözcüklerle satmaya kalkışan, iktidar veya muhalefet bunu çok iyi bilmeli ve anlamalıdır. Bu akıl ve ajandayla saray dehlizlerinde kazılan şey siper değil, Cumhuriyet'in mezarıdır. Bunlara Cumhuriyet'in mezarını kazdırmayacağız.
'13 ve 14 Haziran'da Ankara'da bir Hukuk Çalıştayı düzenliyoruz'
Türkiye Cumhuriyeti, şeklen değil, özüyle bir hukuk devletidir. Ama bugün bu ülkede adalet sistemi de hukuk düzeni de bozulmuştur. Adalet bir bakanlık ismiyle sınırlı kalırsa, gerçek bir istikrar sağlamak mümkün değildir. Ülkede hukuk ve adaletin tesisi için harekete geçmenin zamanı gelmiştir. İktidar olduğumuzda, bozulan bu düzeni, hukuk ve adaletle tamir edeceğiz. Bu hedef doğrultusunda 13 ve 14 Haziran'da Ankara'da bir hukuk çalıştayı düzenliyoruz. Bu çalıştayın neticesinde, Türkiye'nin hukuk devletine dönüş yolundaki manifestosunu ve İYİ Parti Hukuk Vizyon Belgesi'ni kamuoyuyla paylaşacağız. Hukuk devletini hayata geçirmek aynı zamanda ekonominin de önünü açmaktır. Çünkü sermaye; düzeni, öngörülebilirliği ve güveni arar. İktidarın büyük bir debdebeyle sunduğu, 'Türkiye Yüzyılı Yatırım Programı' adlı o parıltılı paketi gördünüz. Yüzyılın projesi olarak pazarlanan bu çalışma aslında 25 yılın ağır bir faturasıdır. Hani Cumhurbaşkanı iletişim ekibine '25 yılımızı anlatın' diye emir vermiş ya, ben anlatayım size o 25 yılın faturasını.
'Ekmeğimiz, aşımız, faiz lobilerinin sofrasına meze ediliyor'
2026 yılı bütçesi devasa bir kara deliğe işaret ediyor. Bu yıl faize ödenecek tutar 2,74 trilyon liraya ulaşıyor. Bu rakam Cumhuriyet tarihimizin en yüksek faiz yüküdür. Bu borcun muhatabı milletimizdir. Bu bedeli her alışverişinde, her faturasında, aldıklarıyla ve alamadıklarıyla ödüyor. Ekmeğimiz, aşımız, faiz lobilerinin sofrasına meze ediliyor. Yükü omuzlayan biz, vergiyi ödeyen biz, akdin gereğini yerine getiren biziz. Buna rağmen el muamelesi, köle muamelesi, müstemleke muamelesi gören yine biziz. Şimdi sözde yeni programa göre dev şirketlerin kurumlar vergisi yüzde 9'a düşürülüyor. Vergi gelirleri düşünce, dönüp yine bizim cebimize el uzatacaklar. KDV'ye, ÖTV'ye, cezalara ve harçlara sarılacaklar. Yani, alın terimizden, emeğimizden, ekmeğimizden koparacaklar. Maliye Bakanlığı'nın ve vergi dairelerinin girişinde; 'vergilendirilmiş kazanç kutsaldır' yazıyor da bu galiba sadece bütün yükü sırtlayan vatandaş için geçerli. Vergi indirimleriyle, istisnalarla, muafiyetlerle iktidarın tanıdıkları, yandaşları bu kutsallıktan mahrum bırakılıyor. Bunun hesabını öbür dünyada veremezsiniz.
'Ya Süleyman olacaksın ya da Nemrud diye yazılacaksın'
Son günlerde dikkatimizi çeken bir başka husus, bizzat iktidar medyasının Mehmet Şimşek'i hedef tahtasına koymasıdır. Bu nedir biliyor musunuz? Bu, ekonomik felaketin asıl sorumlusunu gizlemek gayretidir. Vitrindeki isim zaten bellidir. Kendisinin, Londra'da fon yöneticisi olması dışında bir önemi de yoktur. Milletin altında ezildiği hayat pahalılığının gerçek sorumlusu bellidir. O da Beştepe'de ikamet etmektedir. Türkiye'yi bu noktaya getiren ekonomi politikası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın onayı ve isteğiyle hayata geçirilmektedir. Kabinedeki isimler değişse de iktisat politikasına yön veren, Recep Tayyip Erdoğan'dır. Bilimsel temelden yoksun bu ekonomik deneylerin ağır faturası milyonlarca hanenin mutfağından ve rızkından tahsil edilmektedir. Sorumluluğu bürokratik kadrolara veya vitrindeki isimlere yükleme gayreti hakikatin üzerini örtemez. Ekonomide yaşanan ağır tahribat, tüm yetkiyi kendisinde toplayan Erdoğan'ın şahsi eseri olarak tescillenmiştir.
Süleyman olmak, mühür sahipliğinden ileri gelmez. Mühürse Nemrud'un da mührü vardı. Mesele onu nasıl kullandığınızdır. Ey Erdoğan; bugün mühür sende ya tarihin sayfalarına nasıl geçeceğine de sen kendin karar vereceksin. Ya Süleyman olacaksın ya da Nemrut diye yazılacaksın! Bak, dostane bir uyarı daha yapayım; bu kararı vermek için vaktin de yok. Gel, Nemrutlaşmadan millet iradesine teslim ol. Seçim sandığını milletin önüne koy. Bil ki çare, BlackRock CEO'ları değil, çare, dostun Trump da değil. Sana çare diye sunulan ihanet reçeteleri seni kurtarmaz. Tek bir çıkışın var; parlamenter sisteme geri dönmek, milletin şaşmaz iradesine teslim olmak.
'Emeklinin sofrasını, çocuklarımızın geleceğini yutan bu bataklığı kurutacağız'
Millete kulak vermek emeğe kulak vermekle başlar. Bugün emek dünyası iktidarın kendisini anlamasını 1 Mayıs'ta süslü laflar söylemesini beklemiyor hakkını alamayan işçilere emekçilere kulak vermesini bekliyor. Hemen yanı başımızda, Kurtuluş Parkında bir eylem vardı. Hakkını alamayan maden işçileri günlerce feryat etti, gaz yedi, cop yedi. Burada 5 ay, 6 aydan bahsediyoruz. Şimdi asıl mesele ne biliyor musunuz; bir yıldır, yargı çözememiş. Çalışma Bakanlığı oralı olmamış. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kulağının üzerine yatmış. SGK devreye girip, bu haksızlığın cezasını kesmemiş. Yani emek hırsızlığını devletin hiçbir birimi görmemiş. Kendilerinden bir şirketin vergi borcunu dakikada silebilen bu akıl, işçilerin ve ailelerin çaresizliğine duyarsız kalmış. En sonunda sağolsun, mevzuyla hiç alakası olmayan İçişleri Bakanı patronu aramış, söz alınmış, eylem sona erdi. Anadolu'da bir laf vardır, derler ki; ört ki ölem. Asıl mesele bu. Devlet öncelikle emeğin arkasındaki güç olmalıdır. Ama hiç oralı olmamış. İşte bu yüzden, emekçinin alın terini, madencinin hakkını, esnafın kepengini, emeklinin sofrasını, gençlerin hayalini, çocuklarımızın geleceğini yutan bu bataklığı kurutacağız.
'Gülistan Doku gibi nice evladımızın ve ailelerinin hayatlarını karartan da budur'
Gülistan Doku gibi nice evladımızın ve ailelerinin hayatlarını karartan da budur. Devletin valisinin işlenen bir cinayeti, devletin gücünü kullanarak gizlemesi ancak böyle bir döneme nasip olabilirdi. Tahsisli aracıyla altın kaçakçılığı yapılması, korgeneral rütbesiyle insan ticareti yapılması, makamında oturduğu bakanlığa, fahiş fiyatla mal satması, savcının beylik tabancasıyla adliyede hâkim vurması... İşte hepsi bu döneme mahsus işlerdir. Bu öyle bir bataklıktır ki, emeklerimizi, birikimlerimizi, yıllarımızı, ömürlerimizi, dağlarımızı, madenlerimizi, akarsularımızı, ormanlarımızı, umutlarımızı, geleceğimizi ve evlatlarımızı yutuyor. Bu iktidardan, yarattığı sistemden ve hepimizi sapladığı bataklıktan kurtulamazsak gideceğimiz yer, daha fazla yoksulluk, daha fazla umutsuzluk, daha fazla kayırmacılık, daha fazla adaletsizliktir. Emekçinin dağa dönmüş dertleri ancak ve ancak bu dertlerle hemhal olan bir iktidar ile çözülebilir. Bu iktidar da İYİ Parti iktidarıdır.
'Okullarımızda, evlerimizde ve sokaklarımızda sessiz bir yıkım yaşanmaktadır'
Okullarımızda, evlerimizde ve sokaklarımızda sessiz bir yıkım yaşanmaktadır. Bu, evlatlarımızın geleceğini sarsan bir çöküştür. Önce Şanlıurfa ardından Kahramanmaraş. Okul koridorlarında patlayan silahlar 10 canımızı hayattan koparmıştır. Yaşanan acı olaylar karşısında Millî Eğitim Bakanlığı okulları adeta birer kaleye dönüştürmeye çalışmaktadır. Betonu toprağa, rantı ise insana tercih etmenin bedeli, çocuklarımızın sağlığı ve güvenliği üzerinden ödenmektedir. Ekonomik buhran evvela mideleri boş bırakmakta ardından çocukluk masumiyetini çalmaktadır. Maddi imkânsızlık yüzünden sosyalleşemeyen, spora gidemeyen veya bir kursa yazılamayan yavrularımız dört duvar arasına mahkûm edilmektedir. Sokaktan ve akran etkileşiminden kopan zihinleri ekranlar gasbetmektedir. Sanal dünya, derin yoksulluğun en ucuz uyuşturucusuna dönüşmüştür. Mideler boşken zihinler ekranların karanlık dehlizlerinde kaybolurken, okullardaki o demir kapılar kimseyi korumaya yetmeyecektir. Küresel krizleri, kapanan ticaret yollarını, Merkez Bankası rezervlerini ve kurdaki tahribatı her gün konuşuyoruz. Oysa en büyük stratejik rezervimiz olan evlatlarımızı hızla tükettiğimizi görmezden geliyoruz. Eğer bir millet, en kıymetli varlığı olan evlatlarını besleyemiyor ve onları okulda dahi koruyamıyorsa söz hükmünü yitirir.
'Yalnızca sağlık sistemi değil vatandaşlık bağı da çöker'
Vatandaşlık, yalnızca nüfus cüzdanı taşımak değildir. Vatandaşlık, çocuğunu okula güvenle gönderebilmek, hastalandığında devlete yaslanabilmek, muhtaç olduğunda kapı kapı dolaşmadan hizmet alabilmektir. Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki sağlıkta da sorun bina değil sistem sorunudur. Bu sistem, vatandaşı hasta yatağında, hekimi görev başında, milleti de çaresizlik karşısında yalnız bırakmaktadır. Bu mesele yalnızca MR sırası, tomografi günü, muayene randevusu meselesi değildir. Bu mesele devletin vatandaşına 'sen benim insanımsın' diyebilme kudretidir. Devasa hastaneler yaptınız ama vatandaş hâlâ randevu bulamıyor. Aylarca tetkik sırası bekliyor. Hele ki kanser şüphesiyle zamanla yarışanlar bile bekletiliyorsa burada başarıdan söz edilemez. Sağlık çalışanlarımız tükenmiş durumda. Onları değersizleştiren, yurt dışına gitmeye mecbur bırakan bir düzen kabul edilemez. Vatandaş çareyi özel hastanelerde, borçla arıyorsa bu sistem adil değildir. Bu sosyal devlet ilkesinin zedelendiğinin açık göstergesidir. Çünkü devlet, vatandaşını hasta yatağında piyasanın insafına terk ederse, orada yalnızca sağlık sistemi değil vatandaşlık bağı da çöker.
'Bu yıkımın sorumlusu, demokrasi değil bizzat demokrasi yoksunluğudur'
İçeride vatandaşlık bağını aşındırırsanız, kurumları şahsileştirirseniz, Cumhuriyet aklını zayıflatırsanız, dışarıdan gelen her telkin kendine alan bulur. İçeride devleti imtiyazlı ailelere tek adam ve maiyetine teslim edenler dışarıda da utanmadan milletlere monarşi reklamı yapanları cesaretlendirir. Geçtiğimiz hafta ABD Büyükelçisi Tom Barrack, yine talihsiz açıklamalarda bulundu. Kendisi züccaciye dükkânına tayin edilmiş, arsız bir fil olarak görev yapmaktadır. Yine had sınırlarını umursamayarak, patronunun niyetlerini faş etmiştir. Orta Doğu'da demokrasinin çalışmadığını ve şefkatli monarşilere ihtiyaç olduğunu söylemiştir. Her kötülüğü böyle tatlı tatlı anlatabiliyorlar. Bu sefire şunu hatırlatmak isterim; Orta Doğu'da çalışmayan demokrasi değil, 2003 senesindeki ABD işgali sonrası kurulan ucube siyasal yapı olmuştur. ABD yönetimi Saddam rejimini yıkmakla kalmamış, bütün Irak bürokrasisini de suçlu ilan ederek Irak devletinin çökmesine zemin hazırlamıştır. Böylece ülke iç savaşa sürüklenmiş ve IŞİD gibi örgütlere alan açılmıştır. Yani ortada demokrasinin başarısızlığı değil bir grup düşük zekâlı veya kötü niyetli Amerikalı siyasetçinin mahvettiği bir ülke vardır. Bu yıkımın sorumlusu, demokrasi değildir. Bizzat demokrasi yoksunluğudur.
'Çözüm sürecinde, Tom Barrack haliyle çok mutlu oluyordur'
Elimizde Cumhuriyet'in bu büyüleyici mirası varken, Barrack'ın açıklamalarının canımızı sıkan bir diğer tarafı ise şefkatli monarşi denerek övülen rejimlerin Türkiye için de bir modele dönüşme olasılığıdır. Zira içinde yaşadığımız dönem, bu tip bir hanedan projesine hevesli olanları teker teker ortaya çıkarmıştır. Bir yanda, Cumhurbaşkanı ve yardımcılarını etnik ve mezhepsel kimliklerine göre belirleme hayalleri kuranlar vardır. Diğer yanda, Erdoğan'ın eline mühür verip ferman bekleyenler vardır. Bunların da ötesinde fiili olarak, artık iyice aile devletine dönüşen bir yapı ülkemizde kök salmaktadır. Tıpkı Körfez ülkelerinde olduğu gibi, Varlık Fonu Türkiye'de de ekonomiyi domine etmektedir. Bu fona bağlı dev kamu şirketlerini yönetmek ise sadece bir ailenin mensuplarına nasip olmaktadır. Geçmişte parti devleti derdik. Üzülerek söylüyorum ki, parti devletinden bile daha geriye gittiğimiz, artık sadece belirli ailelerin kurumları yönetme imtiyazına sahip olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bütün bu aktörler bir araya gelince, mesela çözüm sürecinde, Tom Barrack haliyle çok mutlu oluyordur. Merhametli bir monarşi kuruluyor diye seviniyordur.
'Tek adam yönetimi, en büyük milli güvenlik sorunudur'
Tek adam yönetimi, devlet egemenliğinin tek bir kişiye ve onun maiyetine bırakılması tüm milletlerin en büyük milli güvenlik sorunudur. Bizim için de milletimizin hürriyetçi özünün yıpratılması, Meclisimizin itibar kaybetmesi en büyük güvenlik sorunudur. Unutulmasın; Sevr'i imzalayarak vatana tecavüzü kabul eden hainler de saltanat şurasının üyeleridir. Türk egemenliğine kasteden işgalciler, milletle ve onun temsilcisi meclisle müzakere edemeyeceklerini biliyorlardı. Bu yüzden tek adamı tercih ettiler. Bugün yeni işgalci zihinler, bizlere yalan bir geçmiş dayatmakta, ruh kökümüze yabancı bir fikri aşılamaya çalışmaktadır. İşte mağlup edeceğimiz şey budur. 106 yıl önce bu millet egemenliği saraydan aldı, Meclis'e verdi. Teslimiyetten aldı, hürriyete verdi. Korkudan aldı, mücadeleye verdi. Bugün o egemenliği yeniden saraylara, ailelere, yabancı akıllara, masa altı pazarlıklara, atanmış monarşi sevdalılarına ve tek adamın maiyetine teslim etmeyeceğiz. Biz, 106 yıl önce reddettiğimiz teslimiyeti bugün yeni adlarla kabul etmeyeceğiz.'




