Gündem

İYİ Partili Olgun: 'Türkiye'nin hukuk sorunları 85 milyonun ortak derdidir'

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Hakan Şeref Olgun, 13-14 Haziran'da düzenleyecekleri Hukuk Çalıştayı'nda basın özgürlüğü, dijital dünyada hukuki boşluklar ve seçim hukukunda yaşanan güven bunalımının masaya yatırılacağını belirterek, 'Bu çalıştay yalnızca bir partinin sesini taşımayacak. Toplumun her kesiminden, her görüşten insan bu çalıştaya davetlidir. Kapılarımız herkese açıktır. Çünkü Türkiye'nin hukuk sorunları 85 milyonun ortak derdidir' dedi.

(ANKARA) - İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Hakan Şeref Olgun, 13-14 Haziran'da düzenleyecekleri Hukuk Çalıştayı'nda basın özgürlüğü, dijital dünyada hukuki boşluklar ve seçim hukukunda yaşanan güven bunalımının masaya yatırılacağını belirterek, 'Bu çalıştay yalnızca bir partinin sesini taşımayacak. Toplumun her kesiminden, her görüşten insan bu çalıştaya davetlidir. Kapılarımız herkese açıktır. Çünkü Türkiye'nin hukuk sorunları 85 milyonun ortak derdidir' dedi.

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Hakan Şeref Olgun, partisinin genel merkezinde basın toplantısında, 13-14 Haziranda Ankara'da düzenleyecekleri Hukuk Çalıştayı'na ilişkin açıklamalarda bulundu. Olgun, şunları kaydetti:

'İYİ Parti olarak biz, her ay çeşitli konularda kamuoyu araştırması yapıyoruz. Geçtiğimiz aylardaki araştırma konumuz vatandaşlarımızın hukuk ve adalet üzerine düşünceleriydi. Maalesef çok vahim sonuçlarla karşı karşıyayız. Vatandaşlarımız büyük oranlarda, pek çok konuda hukuka ve adalete olan güvenini kaybetmiş durumda.

Araştırma sonuçlarımıza göre vatandaşlarımızın yüzde 74'ü cezasızlık algısının şiddeti arttırdığını düşünüyor. Yetersiz cezalar ve yanlış infaz sistemi nedeniyle suç işleyenlerin adeta ödüllendirildiği bir ülkede bu oranın çıkması son derece normal. Yine yüzde 73 oranında insanlarımız mafyanın ve çetelerin sokaklara hâkim olduğu kanısında. Yüzde 71 oranında vatandaşlarımız diziler ve filmler yoluyla mafya kültürünün gençlerimizin dimağını kirleterek onları suça ittiği konusunda hemfikir.

Suç işleyenler ellerini kollarını sallayarak ve aldıkları cüzi cezaları adeta madalya gibi üzerlerinde taşıyarak dolaşırken suç mağdurlarının ise devletçe yalnız bırakıldığı ve bir kere de devletçe mağdur edildiği herkesin malumu. Bu gerçeğin kamuoyundaki karşılığı yüzde 54. Yüzde 66 oranında insanlarımız yargı önünde zenginin korunduğu, yoksulun ise aynı fiili işlediğinde çok daha ağır cezalara maruz kaldığı düşüncesinde. Ve maalesef bu boş bir inanç değil, her gün karşı karşıya kaldığımız acı bir gerçek. Türkiye'de hukukun üstünlüğünün işlemediğini düşünenlerin oranı ise yüzde 55. Yargının muhalifleri sindirmede silah olarak kullanıldığını düşünenler yüzde 58. Bu tablo hukuk devletinin sadece kâğıt üzerinde kaldığının üzücü bir göstergesi. Biz yaptığımız bu kamuoyu araştırmasında çok vahim ve çarpıcı sonuçlarla karşılaştığımız için Partimizin yetkili organlarıyla bu çalıştayı düzenlenmesi gerektiği sonucuna vardık.

'TÜRKİYE'DE HUKUK YALNIZCA GEÇ DEĞİL ÇOĞU ZAMAN HİÇ GELMİYOR'

Türkiye'de adalet yalnızca geç gelmiyor çoğu zaman hiç gelmiyor. Bu bir gecikme sorunu değil; sistematik bir çöküşün belgesidir. Ve bu çöküş, sıradan bir vatandaşın gündelik hayatına kadar sızmış durumdadır: İş yerinde haksızlığa uğrayan işçi mahkemede yıllarca beklemekte, mülkiyet uyuşmazlığına düşen vatandaş sonucu göremeden hayatını kaybetmekte, şiddete maruz kalan kadın adalet kapısında çaresizce ölümü beklemektedir. Hukuk devleti bir kavramdan ibaret kaldığında, bedelini en ağır biçimde ödeyen her zaman toplumun en savunmasız kesimleri olmaktadır. Anayasa'nın 138. maddesi yargı bağımsızlığını güvence altına almaktadır. Ama malasef bu iktida döneminde kâğıt üzerinde kalmaktadır. Yargının yürütmenin güdümüne girmesi sebebiyle; hâkim ve savcı atamalarında siyasi iradenin ve mahkeme kararlarında iktidar keyfiyetinin kural haline geldiği bir tablo söz konusudur. Bu tabloyu biz değil, Avrupa Konseyi söylüyor. Venedik Komisyonu söylüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi söylüyor.

'TÜRKİYE'DE GAZETECİLİK FAALİYETİ ZAMAN ZAMAN SUÇ SAYILIYOR'

Türkiye, yargının yürütme üzerindeki denetim işlevi bakımından 143 ülke arasında 129. sırada. Bağımsız denetim organlarının etkinliği bakımından ise 138. sıradadır. Bu sıralama; 85 milyon insanı barındıran, köklü bir devlet geleneğine sahip Türkiye Cumhuriyeti için başlı başına bir utanç belgesidir. Bireysel mağduriyetler ise tablonun en çarpıcı yüzünü oluşturmaktadır. Hatay Milletvekili Can Atalay'ın başına gelenler hukuk devletine olan inancı derinden sarsmıştır. Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliyesine hükmedilmiş olmasına rağmen Yargıtay 3. Ceza Dairesi; milletvekilli seçilmiş bir kişiyi mahkum etmiş, üstelik AYM üyeleri hakkında da suç duyurusunda bulunmuştur. Yargı organlarının birbirinin kararını tanımadığı bu tablo, adaletin bina isimlerinde kaldığının göstergesidir.

Yaşanan bu hukuksuzluklara bir de basın özgürlüğünün hunharca katledilişini de eklemek gerekir. Türkiye, gazetecileri hapsederek susturma yolunu seçen ülkeler arasında başı çekmektedir. Habercilik faaliyetleri gerekçesiyle tutuklanan gazeteciler; terörle mücadele yasaları, casusluk suçlamaları, 'halkı kin ve düşmanlığa tahrik' ve TCK 217/A da düzenlenen ve kamuoyunda 'Dezenformasyon yasası' olarak bilinen geniş kapsamlı ve muğlak hükümler aracılığıyla yargılanmaktadır. Gazetecilik suç değildir; ancak Türkiye'de zaman zaman suç gibi muamele görmektedir. Tutuklu gazeteciler, uzun süre ön soruşturma aşamasında tutularak fiilen cezalandırılmaktadır. Basın özgürlüğü endekslerinde Türkiye'nin sürekli olarak en alt sıralarda yer alması; demokratik gerilemenin bizzat kendisidir. Bir ülkede gazeteciler susturulduğunda, o ülkedeki vatandaşlar gerçeği öğrenme hakkından mahrum bırakılmaktadır. Bu, yargı bağımsızlığının çöküşüyle doğrudan bağlantılı bir özgürlük sorunudur.

'KİŞİNİN İTİBARINI YIKMAK SERBEST SORMAK YASAK'

İşin daha vahim ve trajikomik yanı ise iktidara yakın bazı yayın organlarınca yapılan yalan haberlere, sahte verilere ve soruşturmanın gizliliği ihlal edilerek duruşmalardan önce açıklanan bilgilere karşı en ufak bir denetimin dahi yapılmayışıdır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve belediye yöneticilerine yönelik Silivri'de görülen davalar ise yargının siyasi araç olarak kullanılmasının en güncel örneğini oluşturmaktadır. Bu dosyalar, deliller, tanıklar gizli; tutuklama şekilleri ve isnatlar alenidir. Kişinin itibarını sarsmak serbest, nedenini sormak yasaktır. 18 milyon tarafından seçilmiş bir belediye başkanı asılsız ve tutarsız iddialarla tutsak edilmektedir. Yargının siyasi araçsallığının bir başka boyutu ise muhalefet partilerini hedef alan hukuki girişimlerde kendini göstermektedir. Bu süreçlerde basın mensupları kullanılarak yargıya güven daha da azaltılmaktadır.

'ERTELENMİŞ ADALET FİİLEN REDDEDİLMİŞ ADALETTİR'

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin CHP'nin Genel Kurul kararları hakkında verdiği mutlak butlan kararı, UYAP sistemine yüklenmeden, taraf avukatlarına tebliğ edilmeden haber olmuştur. Taraflardan önce basına yansıtılan kararın hukukiliği ayrı bir tartışma konusudur. Söz konusu karar; seçilmiş delegelerin iradesiyle alınan kongre kararlarını denetleyen seçim kurulları tarafından onaylanmış olmasına rağmen, özel hükümler yok sayılmak suretiyle hukukun olağan sınırlarını aşmıştır. Hukuk devleti; yalnızca muktedirin değil, muhalefetin de yargısal güvenceden eşit biçimde yararlandığı düzendir. Demokratik çoğulculuğu zedeleyebilecek nitelikteki yargı kararları, bu ilkeyle bağdaşmaz. Adalet Bakanlığı'nın 2025 verilerine göre hukuk mahkemelerinde karar bekleyen dosya sayısı 3 milyonu geçmektedir. Yargıtay ceza dairelerinde 2024'ten devredilen dosya sayısı tek başına 308 bini aşmaktadır. Vatandaş yıllarca mahkemede sürünmekte, hakları gecikmiş adalet kılığında rafa kaldırılmaktadır. Bir dava ortalama 4 ila 6 yıl sürerken, bu süreçte katlanılan maddi ve manevi yük büyük çoğunlukla vatandaşın hakkından vazgeçmesine neden olmaktadır. Ertelenmiş adalet, fiilen reddedilmiş adalettir. Türkiye, tarihsel bir eşikte durmaktadır. Toplumun yargıya olan güveni erimekte, hukuk kurumlarına duyulan inanç giderek zayıflamaktadır. Böyle bir ortamda muhalefet partilerinin salt eleştiriyle yetinmesi yeterli değildir; çözüm üretme kapasitesini ve iktidar vizyonunu ortaya koyması gerekmektedir.

'TÜM SORUNLARI ELE ALACAĞIZ'

İYİ Parti olarak biz bu sorumluluğun bilincindeyiz. Sorunun teşhisiyle yetinmeyip çözüm üretme kararlılığıyla hareket ediyoruz. Türkiye'nin önüne yalnızca bir eleştiri belgesi değil, somut bir yol haritası koymak için bir çalıştay düzenliyoruz. Üstelik bu çalıştay, iktidar değişiminin artık uzak bir ihtimal olmadığı bir siyasi konjonktürde yapılmaktadır. Türkiye yakın gelecekte önüne çıkacak fırsatı değerlendirmek için hazırlıklı olmak zorundadır. İYİ Parti olarak biz o hazırlığı şimdiden yapıyoruz.13-14 Haziran'da tarihlerinde gerçekleştirilecek olan 'İyilik İçin Adalet: Türk Hukuk Çalıştayı', Türkiye'nin hukuk tarihinde hiçbir siyasi parti tarafından daha önce gerçekleştirilmemiş kapsamda ve derinlikte bir buluşmadır. Bu bir parti etkinliği değildir; bu, Türkiye'nin hukuk vicdanının harekete geçirilmesidir. 13 Haziran Cumartesi günü, eş zamanlı olarak 5 ayrı salonda, öğleden önce ve öğleden sonra olmak üzere on başlık altında kapsamlı oturumlar düzenlenecektir. Bu oturumlar Türkiye'nin hukuk sorunlarını tek boyutlu bir perspektiften değil; tüm boyutlarıyla ve bütünüyle ele alacaktır.

'ÇALIŞTAY SADECE PARTİNİN DEĞİL TÜM TOPLUMUN SESİ OLACAK'

Basın özgürlüğü sıralamasında dünyada alt sıralarda yer alan bir Türkiye, dijital dünyada hukuki boşluklarla boğuşan bir Türkiye, seçim hukukunda güven bunalımı yaşayan bir Türkiye. Tüm bu sorunlar bu çalıştayda masaya yatırılacak. Bu çalıştay yalnızca bir partinin sesini taşımayacak. Akademisyenler, yargı mensupları, baro yöneticileri, avukatlar, gazeteciler, sivil toplum temsilcileri ve siyasetçiler. Toplumun her kesiminden, her görüşten insan bu çalıştaya davetlidir. Kapılarımız herkese açıktır. Çünkü Türkiye'nin hukuk sorunları 85 milyonun ortak derdidir. Her oturum yalnızca sorunları tartışmakla kalmayacak; somut öneriler ve yasal düzenleme metinleri üretecektir. 14 Haziran Pazar günü ise bu etkinliği tarihsel kılan adım atılacaktır: İktidarımızda hukuk ve adalet alanında atacağımız somut adımları, maddeler halinde ve taahhüt olarak ortaya koyduğumuz Hukuk Vizyon Belgesi kamuoyuyla paylaşılacaktır. Bu belge; bir seçim vaadi kataloğu değil, bir yönetim taahhütnamesidir. Yargı bağımsızlığının güvence altına alınmasından hâkim ve savcı atama süreçlerinin şeffaflaştırılmasına, basın özgürlüğünün pekiştirilmesinden dijital hukuk boşluklarının giderilmesine kadar pek çok alanda somut yasal düzenleme taahhütlerini içerecektir. Türkiye daha iyi bir yargıyı hak ediyor. Türkiye hukuk devletini hak ediyor. Ve 13-14 Haziran'da, hep birlikte, o hukuk devletinin taslağını çizmeye başlıyoruz.'