(TBMM) - MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, FETÖ ile mücadelenin geçmişte kalmış bir mesele olmadığını ifade ederek, 'İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında örgütlenenler vardı. Bugün başka maskelerle ortaya çıkmak isteyenler olabilir' dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Bahçeli, 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi'ne ilişkin şunları söyledi:
'Bir zamanlar direnişin karargahı olan bu aziz şehir, bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken; yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir. Bu sebeple Ankara'da toplanan NATO Zirvesi'ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır. Ankara'da, yetmiş yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış; Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür. Ankara'da; 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna'ya verilen askeri desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa'nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran'ın nükleer programından Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye'de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerimize kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır.
Ankara'da, müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yavan kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı; hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır. Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil; badire anlarında sınanan sadakatlerin, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletin, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur. Kadim Türk devlet mirası, bu hakikati zamanın aşındıramadığı bir mutlak esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir.
Türkiye, NATO'da yalnızca jeostratejik konumuyla değil; tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi'nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir, yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamca büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kağıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir. Böylesi bir çağda güvenlik; yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir. Bugün NATO'nun önündeki mevzu aslında budur.
İttifak, bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikleri arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir? Ankara Zirvesi, işte bu soruları NATO'nun önüne koymuştur. Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi'nin başlıca ikazlarından biridir.'
Bahçeli, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınmasına ilişkin 'Kıbrıs Barış Harekatı'nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kementleri, terörle mücadelede sahnelenen o ikiyüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar, asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır. Ram olmayı elinin tersiyle iten Türk devleti, asil fıtratının gereğini layıkıyla yerine getirmiş, kendi öz cevherine rücu ederek etrafındaki muhasara çemberini paramparça etmiştir. Asırlar evvel otağını bizzat kuran, kılıcını kendi örsünde döven, sancağını en ön safta göğüsleyen o kudretli ruh; çağımızda yerli ve milli savunma sanayimizle yeniden hayat bulmuştur. Şunu çok iyi biliyoruz ki; semaları titreten füzelerimizin, ufukları Türk milletinin hasımlarına dar eden savaş uçaklarımızın ve deryaları yaran gemilerimizin asıl kudreti, o çeliğe can veren Türk ordusunun şanından neşet etmektedir' diye konuştu.
'HADİSELERİN SIRASINI TERSİNE ÇEVİRMEMEK LAZIM'
Bahçeli, 'NATO Ankara Zirvesi müzakereleri devam ederken, dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken Trump mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın, daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır. Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askeri müdahalenin hedefi olmuştur. Bu gerçek görmezden gelinerek Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazını kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır' değerlendirmesini yaptı.
'ABD BAŞKANININ 'MUTABAKAT BENİM İÇİN BİTTİ' AÇIKLAMASI SORUNLUDUR'
Bahçeli, hiçbir devletin, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde olmadığını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
'Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran'dan itidal bekleyenlerin, öncelikle İran'ı hedef alan askeri müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. ABD'nin İran'ın nükleer programı, bölgedeki askeri faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı'ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması da elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz. Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfe keder gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsi tasarruflarla değil; ahde vefa ilkesiyle yürütülür. ABD Başkanı'nın 'mutabakat benim için bitti' açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletlerin taahhüdüdür.'
Hürmüz'ün önemine dikkati çeken Bahçeli, şunları kaydetti:
'Hürmüz'de oluşan tabloyu, İran'ın sebepsiz ve keyfî bir tasarrufu gibi takdim etmek gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktır. Hürmüz; dünya ekonomisinin, enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti, petrol ve doğal gaz taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır. Hürmüz'deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askerî yöntemlere müracaat edilmeseydi bugün Hürmüz Boğazı'nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktık.
Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hale getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir. Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu, mutabakatın taraflarına aittir. ABD, askeri müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz'deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır. Hürmüz'den yükselen gerilim, daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavizsiz tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmelidir. Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin kaybedeni de olmayacaktır.'
'TÜRKİYE'NİN HAKLI BEKLENTİLERİ SÜREKLİ BAŞKA GÜNDEMLERİN GÖLGESİNDE BIRAKILMIŞTIR'
Bahçeli, Türkiye'nin Avrupa Birliği müzakere sürecine ilişkin de şu değerlendirmelerde bulundu:
'Avrupa'nın stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalı ve hakkaniyetli bir gelecek planı oluşturulmalıdır. Çünkü bugün Avrupa'nın karşı karşıya bulunduğu sorunlar, artık eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Enerji arz güvenliğinden düzensiz göçe, savunma kapasitesinden demografik daralmaya, tedarik zincirlerinden ekonomik rekabete kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Bu yol ayrımında görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir hakikat vardır: O hakikatin adı da Türkiye'dir.
Ukrayna sahasından Karadeniz'e, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye'nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye'nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olmayacaktır. Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil, değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği, uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye'nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi ön yargılarla değerlendirilmiştir. Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye'nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'ye değil Avrupa'ya da zarar vermiştir. Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye'yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır. Türkiye'yi dışarıda bırakarak Avrupa'nın daha güçlü olacağını düşünenler, bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır.
Sorulması gereken sorular şunlardır: Türkiye'nin dışlandığı yıllar Avrupa'ya ne kazandırmıştır? Göç krizleri mi çözülmüştür? Enerji güvenliği mi sağlanmıştır? Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir? Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır? Bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa, her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci artık yalnızca üyelik müzakereleri başlığı altında ele alınabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Mesele, Avrupa'nın kendi geleceğini nasıl tasavvur ettiğidir. Mesele, Avrupa'nın jeopolitik gerçeklerle yüzleşip yüzleşmeyeceğidir. Mesele, Avrupa'nın stratejik aklı ile ideolojik önyargıları arasında hangi tercihi yapacağıdır.
'TÜRKİYE'NİN YERİ AVRUPA'NIN BEKLEME SALONU DEĞİLDİR'
Milliyetçi Hareket Partisi olarak görüşümüz açıktır: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri karşılıklı saygı, egemen eşitlik ve hakkaniyet temelinde ilerlemelidir. Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır ne de bir ayrıcalık talep etmektedir. Türkiye yalnızca kendisine karşı dürüst olunmasını istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Türkiye yalnızca ortaklık hukukunun gereğinin yerine getirilmesini istemektedir. Elbette Gümrük Birliği'nin güncellenmesi önemlidir. Elbette vize serbestisi sürecinin tamamlanması önemlidir. Elbette ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olan husus, Avrupa'nın Türkiye'yi artık geçici ihtiyaçların hatırlandığı, kriz zamanlarında kapısı çalınan, işler normale döndüğünde ise yeniden ötelenen bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir. Türkiye'nin yeri Avrupa'nın bekleme salonu değildir! Türkiye'nin yeri stratejik kararların şekillendiği masalarda hak ettiği ağırlıkla bulunmaktır.'
'TAVRIMIZIN DEĞİŞMESİ SÖZ KONUSU OLAMAZ'
Bahçeli, Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Türkiye'nin Avrupa güvenlik mekanizmalarındaki rolüne ilişkin yaptığı açıklamaları ise şöyle değerlendirdi:
'Avrupa'nın güvenliğini Atina'nın dar siyasi hesaplarına mahkûm etmek ne akılcıdır ne de sürdürülebilirdir. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler üçüncü ülkelerin ön yargılarına, seçim hesaplarına veya tarihi korkularına rehin bırakılamaz. Hiçbir ülke kendi ikili sorunlarını Avrupa'nın müşterek güvenlik gündemi gibi sunma hakkına sahip değildir. Hiçbir başkent Türkiye'nin meşru hak ve menfaatlerini tartışma konusu yapamaz. Türkiye'nin milli hakları müzakere masalarında pazarlık unsuru değildir. Türkiye'nin egemenlik hakları herhangi bir siyasi şantajın konusu olamaz. Bu hususta tavrımızın değişmesi söz konusu dahi olamaz.
Ancak burada altını özellikle çizmek istediğim konu, bu tartışmayı yalnızca Yunanistan veya belirli ihtilaflar düzeyine indirgememektir. Çünkü burada yatan niyet, söze dökülenden daha büyüktür. Ve Avrupa'nın yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alacağı bu niyete ortak olup olunmadığının sınanmasıdır. Avrupa Türkiye ile birlikte mi hareket edecek, yoksa eski önyargıların esiri olarak mı kalacak? Önümüzdeki yıllar bu sorunun cevabını verecektir. Fakat hangi şart altında olursa olsun değişmeyecek bir gerçek varsa o da şudur: Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, içine düştüğü kuyuya uzanan güvenli halattır. Türkiye Avrupa'nın güvenliği, istikrarı, enerji arzı, ticaret yolları ve jeopolitik dengesi bakımından vazgeçilmez bir stratejik gerçekliktir. Bu gerçeği kabul edenler kazanacaktır. Görmezden gelenler ise değişen dünyanın setlerine er ya da geç çarpıp dağılacaktır.'
Bahçeli, '15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü'ne ilişkin de şunları söyledi:
'Yarın, Türk milletinin istiklal ve istikbal iradesine yöneltilen en hain saldırılardan birinin bertaraf edilişinin onuncu yıl dönümünü idrak edeceğiz.
Yarın, 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü'nün onuncu seneidevriyesidir. Aradan geçen on yılın ardından görüyoruz ki, 15 Temmuz yalnızca bir gecenin, yalnızca bir kalkışmanın, yalnızca bir darbe teşebbüsünün adı değildir. 15 Temmuz, Türk milletinin tarih boyunca verdiği bağımsızlık mücadelesinin son halkalarından biridir. 15 Temmuz, yalnızca tankların sokağa çıktığı, savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı, silahların milletimize çevrildiği bir ihanet gecesi değildir. 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içeriden çökertilmek, milli egemenliğin gasp edilmek ve Türk milletinin iradesinin zincire vurulmak istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür.
'15 TEMMUZ, SEVR'İ KABUL ETTİREMEYENLERİN FARKLI YÖNTEMLERLE AYNI HEDEFE ULAŞMA ARAYIŞIDIR'
Bu nedenle 15 Temmuz'u doğru okumak, yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, geleceği korumak bakımından da milli bir mecburiyettir. Çünkü 15 Temmuz'u sadece bir darbe olarak tarif edemeyiz. 15 Temmuz'u yalnızca FETÖ'nün kalkışması olarak değerlendirmek yetersizdir. 15 Temmuz, Çanakkale'yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır. 15 Temmuz, Milli Mücadele'de dize getiremediklerini içeriden çözme teşebbüsüdür. 15 Temmuz, Sevr'i kabul ettiremeyenlerin farklı yöntemlerle aynı hedefe ulaşma arayışıdır. 15 Temmuz, Türk milletinin bağımsız yaşama iradesine karşı yürütülen uzun ve karanlık mücadelenin yeni bir cephesidir. FETÖ denilen ihanet yapısı ise bu karanlık hesabın yalnızca taşeronu ve sahaya sürülmüş kirli bir maşasıdır. Bu habis örgüt yıllarca eğitim kisvesi altında büyümüştür. Hizmet söylemi altında kadrolaşmıştır. İnanç istismarıyla taraftar devşirmiştir. Hayır görüntüsü altında hıyanet biriktirmiştir. Milletimizin temiz duygularını sömürmüş, devletimizin imkânlarını kullanmış, kurumlarımızın içine sızmış ve nihayet fırsatını bulduğunu düşündüğü anda Türk devletine silah doğrultmuştur.
'TÜRK MİLLETİ O GECE BİR KEZ DAHA TARİH YAZMIŞTIR'
Ne acıdır ki, Türk askerinin şerefli üniformasını gasp etmişlerdir. Türk polisinin makamını istismar etmişlerdir. Türk yargısının kürsülerini kirletmişlerdir. Türk bürokrasisinin emanetini kötüye kullanmışlardır. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: O da Türk milletinin karakteriydi, Türk milletinin bağımsızlık aşkıydı, Türk milletinin devletine olan sadakatiydi. 15 Temmuz gecesi milletimiz yalnızca bir darbeyi durdurmamıştır. Her biri vicdanının sesini dinlemiştir. Her biri millet olmanın şuuruyla davranmıştır. Her biri vatan söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğunu göstermiştir. Tankın karşısına çıkan bu şuurdur. Kurşunların üzerine yürüyen bu şuurdur. Bombalanan Gazi Meclis'i terk etmeyen bu şuurdur. Meydanları dolduran bu şuurdur. Şehadeti göze alan bu şuurdur. Türk milleti o gece bir kez daha tarih yazmıştır. Ve tarihe şu notu düşmüştür: Bu millet esir yaşamaz. Bu millet teslim olmaz. Bu millet iradesini vesayet odaklarına bırakmaz. Bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez.'
FETÖ ile mücadelenin geçmişte kalmış bir mesele olmadığına dikkati çeken Bahçeli, sözlerini şöyle sonlandırdı:
'FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında örgütlenenler vardı. Bugün başka maskelerle ortaya çıkmak isteyenler olabilir. Dün eğitim kisvesi kullananlar vardı. Bugün farklı alanlarda benzer yöntemlere başvuranlar olabilir. Dün devletin mahrem yapılarına sızmaya çalışanlar vardı. Yarın başka yollar deneyenler olabilir. Bu sebeple devlet hafızasının diri tutulması, kurumsal tedbirlerin tavizsiz sürdürülmesi ve milli şuurun canlı tutulması hayati önemdedir. Unutulmamalıdır ki, millet hafızasını kaybettiği gün tehditler yeniden güç kazanır.
Bu vesileyle 15 Temmuz gecesi şehadet mertebesine ulaşan bütün kahramanlarımızı rahmetle, minnetle ve hürmetle anıyorum. Terörle mücadelede hayatlarını feda eden bütün şehitlerimize Cenabıallah'tan rahmet diliyorum. Gazilerimize sağlık, afiyet ve uzun ömürler niyaz ediyorum. Rabb'im milletimizi her türlü fitneden, devrimizi her türlü ihanetten, devletimizi her türlü saldırıdan muhafaza buyursun. Türk milleti bir oldukça, Türk devleti güçlü oldukça, milli birlik ve kardeşlik ruhu yaşadıkça, hiçbir karanlık odağın, hiçbir ihanet şebekesinin, hiçbir emperyal projenin, Türkiye üzerinde başarı şansı olmayacaktır. Çünkü başka Türkiye yoktur.'




