Yurt

'Ölü Köpekler Isırmaz' çöplükten yükselen bir sistem eleştirisi

İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale Yarışması'nda yer alan 'Ölü Köpekler Isırmaz', festivalin en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. En iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan filmin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan, sınırları aşan ve kapitalist sistemde görünmeyen atık ekonomisini odağına alıyor.

Haber: Hilal SOLMAZ 

(İSTANBUL) - İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale Yarışması'nda yer alan 'Ölü Köpekler Isırmaz', festivalin en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. En iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan filmin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan, sınırları aşan ve kapitalist sistemde görünmeyen atık ekonomisini odağına alıyor.

Nuri Cihan Özdoğan'ın senaryosunu yazıp yönettiği 'Ölü Köpekler Isırmaz' filmi, sınırları aşan ve kapitalist çarkta görünmeyen atık ekonomisini odağına aldı. Filmde İsmet karakterine hayat veren Kemal Burak Alper, performansıyla dikkati çekerek en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. 'Ölü Köpekler Isırmaz', yalnızca bir suç hikâyesi kurmakla kalmıyor; doğanın kirlenmesiyle birlikte insanın da nasıl değersizleştirildiğini sert bir dille anlatıyor.

Filmde İsmet (Kemal Burak Alper), arkadaşı Dogo'ya (Burak Can Doğan) göre daha silik bir karakterdir. Çöp ticaretinin uluslararası boyutu, arka plandaki seslerle görünür hale gelirken bu alanı ele geçirmeye çalışan grupların savaşa hazırlığı, iki arkadaşın da sistem içinde yükselme çabasını tetikler. Bir yandan doğa atıklarla kirlenirken, diğer yandan bu mücadelede yer kapmaya çalışan insanların dünyası da giderek karanlıklaşır. Bu düzende insanlar, yaptıkları işin maddesinden bile daha değersiz hâle gelir.

Yönetmen Nuri Cihan Özdoğan, 'Ölü Köpekler Isırmaz'ın filminin hikayesinin nasıl ortaya çıktığı ve sinemaya yönelme sürecine ilişkin yöneltilen soruyu, şöyle yanıtladı:

'Ben Adana'da yaşıyorum, orada büyüdüm. Aslında makine mühendisiyim ve 2023 yılına kadar bu alanda çalışıyordum. Bu süreçte kısa filmler çekiyordum. Kısa filmlerimin uluslararası festivallere davet edilmesi, ilgi görmesi ve ödüller alması sinema alanında ilerlemem için bana cesaret verdi. Lise yıllarında hikâyeler yazıyordum. Hayalim bir gün bu hikâyelerin filme dönüşmesiydi. Ancak yönetmenliğin mesleğim olabileceğini düşünmemiştim, ben de Fen Lisesi çıkışlı biri olarak mühendisliği seçtim. Ama aklım ve kalbim hep sinemadaydı. Çektiğim kısa filmler profesyoneller tarafından beğenilip festivallerde karşılık bulunca sinemaya yönelme fikri güçlendi.

Bu süreçte Adana'da yaşadığımız 2023 depremi de etkili oldu. Bunu 'hayatın değerini anladım' gibi bir yerden söylemiyorum. Bu tür söylemler artık bir pazarlama dili haline geldi. Şunu fark ettim, insan her şeye adapte olabiliyor. O süreçte aylarca evimize giremedik. Konteynerde yaşamayı düşündük. İnsan her şeye alışabiliyorsa, hayallerimiz için konfor alanından çıkıp hayatın getirdiklerine de adapte olabiliriz. Eşim Elif Hanım'la birlikte bu kararı değerlendirdik. Kendisi diş hekimi, aynı zamanda liseden sınıf arkadaşım. Onun desteğiyle işimden istifa ettim ve uzun metraj filmime yoğunlaştım.'

'Film yalnızca bir suç hikâyesi değil; atık meselesinden çocuk emeğine, şiddetten doğa tahribatına kadar birçok katman içeriyor. Senaryo bu çok katmanlı yapıya nasıl ulaştı?' sorusunu yanıtlayan Özdoğan, şunları söyledi: 

'Hikâye ilk olarak İsmet ve Dogo karakterleri üzerinden şekillendi. İsmet'i, daha önce 'Sirayet' kısa filmimde de birlikte çalıştığım Kemal Burak Alper üzerine yazıyordum. İsmet ve Dogo'nun arkadaşlık dinamikleri ve psikolojileri üzerine Klinik Psikolog Mine Ağaç'la çalışarak önce karakterleri derinleştirdik. Ardından bu iki karakteri, birebir tanık olduğum yasa dışı atık ithalatı evreninin içine yerleştirmeye karar verdim. Bu tercihin, anlatmak istediğim toplumsal çürüme hikâyesini daha somut ve etkili kılacağını düşündüm. Doğanın kirletilmesiyle insanın kirlenmesi, aynı sistemin ürettiği ve birbirini besleyen iki süreç olarak anlatının merkezinde birleşti. Böylece film, yalnızca bir suç hikâyesi olmaktan çıkıp, bu çürümenin hem fiziksel hem de insani boyutlarını birlikte taşıyan çok katmanlı bir yapıya dönüştü. Ülkemize geri dönüşüme uygun olmayan atıkların getirilip, bertaraf maliyetlerinden kaçınmak için doğaya bırakıldığı bir gerçeklikten söz ediyoruz. Üstelik bu süreçte çocukların ve gençlerin kullanılıyor olması, meselenin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda derin bir toplumsal yara olduğunu gösteriyor. Bu katmanları daha doğru kurabilmek için Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve Dr. Selahattin Menteş'le çalıştım, saha gözlemleri yaptım. Adana'da büyümüş biri olarak, tanıklık ettiğim bu gerçekliği filme taşımak benim için yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir sorumluluktu.'

'Ölü köpekler ısırmaz ismi nereden geliyor?' sorusu üzerine Özdoğan, 'Filmin ismini yönetmen dostum, yol arkadaşım Tunahan Kurt önerdi. Anlamı şu: Sistem, kendisi için tehdit oluşturabilecek unsurları ortadan kaldırır. Değersizleştirilen insanlar yok sayılır. Bu ifade tam olarak bu düzeni anlatıyor' dedi 

Özdoğan kendisine yöneltilen, 'Film büyük ölçüde bir çöplükte geçiyor, bu mekânlar gerçek miydi?' sorusuna, 'Evet, çekimleri gerçek mekânlarda gerçekleştirdik. Bu işin yasadışı ayağından muzdarip olan, işini düzgün yapan geri dönüşüm firmaları bize destek oldu. Geri dönüşüm sektöründeki desteklerden faydalanmak isteyen yasadışı yapılanmalar buradan haksız kazanç elde ederken, 'hammadde' adı altında çoğunluğu Avrupa'dan olmak üzere atıkları ülkemize getiriyorlar. Bu sistem hem halk sağlığı hem de gençler üzerinde geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratıyor.' karşılığını verdi. 

'Filmin yerel bir meseleden yola çıkmasına rağmen uluslararası festivallerden nasıl karşılık bulduğu' sorusunu yanıtlayan Özdoğan, şöyle konuştu:

'Hikâyenin merkezinde yer alan insan-doğa ilişkisini, yerel bir meseleden çok daha geniş, evrensel ve sistemsel bir mesele olarak görüyorum. İnsanın doğa ile kurduğu ilişki, onu dönüştürme ve üzerinde tahakküm kurma arzusu, aslında çok eski bir mesele. Mezopotamya'nın ilk yazılı edebî metinlerinden biri olan Gılgamış Destanı'nda bile insanın hem doğayla hem de birbiriyle kurduğu bağın kopuşu, trajik ve kaçınılmaz bir süreç olarak anlatılır. Bu nedenle film, çıkış noktasını yerel bir gerçeklikten alsa da, zamandan ve coğrafyadan bağımsız bir meseleye temas ediyor. Ayrıca hikâyenin merkezinde, sınırları aşan uluslararası bir atık ticareti var; bu da anlatının yalnızca yerel değil, küresel bir sistemle doğrudan ilişkili olduğunu hatırlatıyor. Anlatıyı kurmaca öğelerle beslerken bu evrensel damarı korumaya çalıştım. Filmi tasarlarken şiddeti ve suçu romantize etmemeye özellikle dikkat ettim. Bu bir yükseliş hikâyesi değil, bir kirleniş hikâyesi. Doğanın kirlenmesiyle birlikte insanın da nasıl dönüştüğünü, nasıl kirletildiğini anlatmak istedim. '

'Filmin üretim koşulları da en az hikâyesi kadar dikkati çekici. Süreç nasıl ilerledi?' sorusuna Özdoğan, şu yanıtı verdi: 

'Sete girerken herhangi bir fonumuz yoktu. Bize cesaret veren şey, Adana'da film çekecek olmamızdı. Abim Kaan Özdoğan bana inandı ve filmin yapımcılığını benimle birlikte üstlendi. Yapım şirketimiz Remz Film filmin ana yapımcısı oldu, Hok Film ise ortak yapımcı olarak filmimize dahil oldu ve kısıtlı bir bütçeyle filmin çekimlerini gerçekleştirdik. Set bittikten sonra Köprüde Buluşmalar'a seçildik ve ana ödül olan Anadolu Efes ödülünü kazandık. Ardından İstanbul Film Festivali ve Başka Sinema işbirliğinde gerçekleştirilen Goes to Cannes programı kapsamında filmimizi Cannes Film Festivali'nde sunduk. Kısa bir süre önce çöplükte film çekerken, birkaç ay sonra Cannes'da sunum yapmak benim için oldukça çarpıcı bir deneyimdi. Ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Genel Müdürlüğü'nden çekim sonrası desteği alarak filmimizi tamamladık.'

Özdoğan, 'Sizi etkileyen yönetmenler kimler? Bu filmde nasıl bir sinema dili kurmaya çalıştınız?' ve 'Festival süreci nasıl ilerliyor? Film ne zaman izleyiciyle buluşacak?' sorularını ise şöyle yanıtladı: 

'Hikâyenin gerçeklerden besleniyor olması nedeniyle olabildiğince gerçekçi bir sinema dili kurmaya çalıştım. Yer yer kurmaca ile belgesel arasındaki sınırlarda dolaşan bir anlatı kurmak istedim. 'Ölü Köpekler Isırmaz'ın stilini tasarlarken, hayranlık duyduğum İtalyan sinemacı Matteo Garrone'nin filmlerini analiz ettim. Garrone gibi birçok sinemacıya ilham olan Martin Scorsese, hem üretim enerjisi hem de sinema tutkusuyla beni en çok etkileyen yönetmenlerin başında geliyor. Türkiye'den ise Metin Erksan, Serdar Akar ve özellikle benim için ayrı bir yerde duran, Yavuz Turgul ufkumu açan sinemacılar.

Filmimiz dünya prömiyerini, Rotterdam Film Festivali'nin özgün anlatım dili ve cesur sinemasal yaklaşımlarıyla öne çıkan yeni kuşak sinemacıları keşfeden Bright Future bölümünde gerçekleştirdi. İstanbul Film Festivali'nin Altın Lale bölümünde olmak oldukça heyecan vericiydi. Festival sürecimiz devam ediyor. Vizyon için ise yıl sonu ya da 2027 başı planlanıyor. Son olarak şunu söyleyebilirim: Film yapım süreci, insanın sürekli öğrenmeye devam ettiği, zaman zaman zorlayan ama aynı zamanda çok besleyen bir yolculuk. 'Ölü Köpekler Isırmaz', ele aldığı konu itibariyle karanlık bir hikâye anlatıyor olabilir; ama ben ülkemize ve insanlara dair umudumu asla kaybetmedim. Umudum olmasa zaten bu filmi yapmazdım.'