Piyasa Teknisyenliğinin Körlüğü ve Siyasal Sıkışmanın Anatomisi: Mutlak Butlanın Politik Ekonomisi

Değerli okurlar, öncelikle Türk Dünyasının Kurban Bayramı kutlu olsun, bu haftaki yazımda son günlerde gündemimize giren Türk siyasetinin, demokrasinin ağır bir şekilde tanıştığı ‘Mutlak Butlan’ kararının ekonomi üzerindeki etkilerine değinmek istiyorum, değerli okurlar geçmişte de sıklıkla gördüğümüz gibi ekonomi basını ve ana akım iktisat çevreleri ne zaman sarsıcı bir hukuki ya da siyasi kırılma yaşansa, refleks olarak aynı dar çerçeveye koşarlar: "Borsa yarın ne olur? Kur nereye gider? Merkez Bankası rezervleri bu şoku göğüslemeye yeter mi?" Son olarak patlak veren ve hukukun en ağır yaptırımlarından biri olan "mutlak butlan" tartışmaları ve kararları karşısında da bu sığ teknisyenlik hemen devreye girdi. Kararın ardından piyasalar, muhtemelen Merkez Bankası’nın ve Varlık Fonu’nun görünmez elleriyle, "arka kapı müdahaleleriyle" bir şekilde dengede tutulmaya çalışıldı tabi bunda bir diğer olguda kararın açıklandığı tarihin etkisi var her ne olursa olsun makroekonomik verileri, toplumsal dinamiklerden ve siyasal rejimin karakterinden bağımsız, sadece birer "finansal mühendislik" problemi olarak gören bu yaklaşım, yapısal krizlerin kök nedenlerini ıskalamaya mahkumdur, ki bu anlayış devam ettiği sürece de biz aynı sorunlarla ilerleyen süreçte de muhatap olmaya devam edeceğiz. Bu noktada Özgür Orhangazi’nin Evrensel gazetesindeki “Mutlak Butlanın Politik Ekonomisi” başlıklı makalesinde isabetle vurguladığı gibi: “Ekonomik tahminler, genellikle, bilmediğimiz şeyleri biliyormuş gibi yapmaktan başka bir şey değildir. Hele siyasi belirsizliğin, jeopolitik risklerin ve finansal kırılganlıkların bu kadar iç içe geçtiği bir ortamda, birkaç günlük piyasa hareketlerinden yola çıkarak tahminde bulunmak yanıltıcı olur." Buradan hareketle sormamız gereken asıl soru, piyasaların bu karara ne tepki verdiği veya vereceğinden ziyade; bu tür radikal siyasi ve hukuki kararların, düşman ceza uygulamalarının hangi siyasi gruplara ve hangi ekonomik düzeni, hangi bölüşüm şoklarını ayakta tutmaya yaradığıdır. Türkiye’nin yapısal bağımlılık ilişkileri, çevre ülkelerdeki sermaye birikim rejimleri ve Türk toplumunun sosyo-politik geçmişi göz önüne alındığında, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sadece bir "hukuk krizi" değil; otoriterleşme ile kur garantili rantiye düzeninin birbirini beslediği bir kriz sarmalıdır.

Sermaye Birikimi ve Siyasal Alanın Daralması Arasındaki Sebep-Sonuç İlişkisi

Ana akım liberal iktisat, demokrasi ile piyasa ekonomisi arasında her zaman doğrusal ve pozitif bir ilişki varsayımında bulunur. Bu varsayıma göre "hukuk devleti" tesis edilirse yabancı sermaye gelir ve ekonomi büyür. Oysa kalkınma ekonomisi tarihi ve iktisat literatüründe, sermayenin her zaman ve koşulsuz olarak demokrasiyi tercih etmediğini, aksine bölüşüm şoklarını pürüzsüzce gerçekleştirebilmek için sıklıkla otoriter zeminlere ihtiyaç duyduğunuda gösterir. Türkiye’de son yıllarda siyasal alan daraldıkça, ekonomik alanın da dar bir sermaye fraksiyonu lehine yeniden tasarlandığını görüyoruz. Emeğin değersizleştirildiği, reel ücretlerin enflasyon karşısında eritildiği, doğanın ve kamu kaynaklarının "mülksüzleştirme yoluyla birikim" süreçlerine tabi tutulduğu bir model yürürlüktedir. Orhangazi’nin yukarıda bahsedilen makalesinde bu gerçeği şu sözlerle çıplaklığa kavuşturuyor:"Kamu kaynakları teşvikler, garantiler, ihaleler, vergi afları ve benzeri kanallar üzerinden belirli kesimlere aktarılırken, geniş toplum kesimleri yüksek fiyatlar ve düşük reel ücretler arasında sıkışıyor... Böyle bir ekonomik düzenin güçlü bir muhalefet, demokratik denetim, yaygın sendikal örgütlenme, bağımsız yargı, özgür basın ve etkin yerel yönetimlerle birlikte sorunsuz biçimde sürdürülebilmesi neredeyse imkânsız." Bu vurgudan hareketle sebep-sonuç ilişkisine göre baktığımızda: Ekonomik modelin ranta, doğa talanına ve emeğin ucuzlatılmasına dayalı olarak sürdürülebilmesi için siyasal alanın zorunlu olarak daraltılması gerekmektedir. Mutlak butlan gibi hukuki normları ve öngörülebilirliği askıya alan siyasi hamleler, bu ekonomik modelin dışsal bir kazası değil, tam aksine modelin sürdürülebilmesi için inşa edilen koruma kalkanının bir parçasıdır.

Türk Toplumunun Sosyolojisi, "Devlet Baba" Refleksi ve Rant Dağıtım Ağları

Bu politik ekonomik yapının toplumsal taban bulabilmesi, Türkiye’nin tarihsel sosyolojisi ve siyasi geçmişiyle doğrudan ilintilidir. Türkiye’de devlet, toplum nezdinde sadece bir idari mekanizma değil; kutsallık atfedilen, kriz anlarında sığınılan ve aynı zamanda "nimet/rant" dağıtan en büyük aygıttır. Merkez-çevre teorileriyle de açıklanan bu yapıda, çevre mülksüzleştikçe devlete olan bağımlılığı azalmaz, aksine sosyal yardımlar, imar afları ve kamusal istihdam kanallarıyla devlete daha da bağımlı hale getirilir. Ne yazık ki ülkemizde siyasal iktidarlar, geniş halk kitlelerinin rızasını üretken yatırımlarla kalıcı refah yaratarak değil; borçlandırma ekonomisi ve ranta dayalı geçici tüketim illüzyonlarıyla devşirmiştir, ki bu son çeyrek asır boyunca ülkemizin siyasi ve ekonomik gerçeğidir. Unutulmamalıdır ki finansal kırılganlıklar derinleştikçe ve pastadaki pay küçüldükçe, bölüşüm kavgaları sertleşir. Toplumun geniş kesimleri yüksek enflasyon altında ezilirken, sermayenin "makbul" fraksiyonları vergi afları ve ihale garantileriyle ihya edilir. Bu sosyolojik bağımlılık ilişkisi, otoriter kararların toplumsal maliyetinin (işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik) geniş kitleler tarafından sinizm[1]le veya çaresizlikle rasyonalize edilmesine yol açar.

"Rasyonellik" İllüzyonu ve Carry-Trade Bağımlılığı

2023 seçimlerinin ardından ekonomi yönetiminin vitrinine "rasyonel ve liyakatli" isimlerin getirilmesi hem muhalif teknokratlar hem de uluslararası finans çevreleri tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. O dönem yapılan analizler, bu yönetimin acı reçeteyi uygulayıp enflasyonu düşüreceğini, ardından 2026’ya doğru faiz indirimleriyle yeni bir seçim ekonomisinin taşlarını döşeyeceğini öngörüyordu. Heterodoks iktisat penceresinden bakan bizler ise bu rasyonellik illüzyonunun arkasındaki yapısal tıkanıklığı o gün de işaret etmiştik.Bugün gelinen noktada bu iyimser tahminlerin tamamı boşa düşmüştür. Çünkü mevcut ekonomi yönetiminin yapısal reformlar veya kalıcı fiyat istikrarı gibi bir yapısal derdi hiç olmadı. Asıl amaç, Türkiye'yi küresel finans kapitalin yüksek faiz-ucuz kur avlanma sahası (carry-trade) haline getirerek sıcak para girişini sağlamaktı. Bunu da yurtiçinde üretilen değerlerin her geçen gün daha büyük kısmının yüksek faiz ödemelerine gitmesinden görüyoruz, bu faiz ödemelerinin ağırlıklı kısmı yurtdışına aktarılıyor. Yüksek faizle gelen dövizin kalıcı üretken bir kapasite yaratmaması da bu sistemi kısır bir döngü haline getiriyor, gelişen her siyasi olay, siyasi sarsıntı da bu kısır döngünün yada finans kapitalin devamı için daha yüksek maliyetleri ortaya çıkarıyor. İddia edilen döviz rezervleri, yapısal yada dönüşümü olan bir ekonomik başarının ürünü olmadığı gibi, olası siyasi kırılmalarda finans kapitalin çöküşten korumak için kullanılan süngerden ibaret kalıyor. Ekonominin tıkandığı ortamda sıcak para bağımlılığı krizler ürettiği ve üretmeye devam ettiği sürece bu sistemin bekasını korumak adına siyasi alanda hukukun üstünlüğünü ihlal eden uygulamaların olması da kaçınılmaz bir gerçek haline gelmektedir.

Sermayenin İkiyüzlülüğü: Demokrasi Sadece Bir "Yatırım İklimi" midir?

Kendisini muhalif ya da bağımsız olarak tanımlayan birçok iktisatçının en büyük hatası, bütçe açığı, faiz politikası ve rezerv yönetimi gibi teknik detaylara boğulup, rejimin niteliğini paranteze almasıdır. Demokrasi ve hukuk ilişkisi, sadece yabancı yatırımcının ülkeye güvenle gelmesini sağlayan bir "iklimlendirme" aparatından ibaret değildir. Demokratik zeminde halkın bütçe hakkı, sendikal hakları, çevre örgütlerinin doğanın talanına karşı koyduğu itirazlar ve vergi adaleti talepleri ses bulur. Sermaye sınıfı dediğimiz sınıf ister yerli holdingler ister uluslararası fonlar olsun bu sınıf için bu talepler birer "maliyet unsurudur". Dolayısıyla, sermaye otoriterleşmeden ilkesel olarak rahatsız olmaz; aksine, ücretlerin baskılandığı ve grevlerin ertelendiği bir ortamda kârlılığını maksimize eder. Sermayenin itirazı, ancak ve ancak bu otoriterleşmenin finansal istikrarı bozduğu, dış borç çevrimini imkânsız kıldığı ve uluslararası piyasalardan dışlanma riski yarattığı "kırılma anlarında" görünür olur ancak bu ne derece görünür olur o başka bir tartışmanın konusudur.

Oyunun Sonu ve Yapısal Alternatif

2018 yılından bu yana Türkiye ekonomisi; makro ihtiyati tedbirler, arka kapı satışları, kural dışı regülasyonlar ve sürekli değişen ekonomi kadrolarıyla tabiri caizse "idare ediliyor". Ancak mutlak butlan tartışmalarının da gösterdiği gibi, siyasi krizler ile ekonomik kırılganlıklar aynı madalyonun iki yüzüdür ve bir noktada finansal mühendisliğin sınırlarına dayanılır. Krizler, finansal analistlerin tablolarda öngördüğü vadelerde değil; siyasal meşruiyetin ve finansal sürdürülebilirliğin aynı anda tükendiği, kimsenin beklemediği o anlarda patlak verir. Çözüm, rasyonellik adı altında sunulan ve faturayı yine emeğe kesen neoliberal kemer sıkma programlarında değil; bölüşüm ilişkilerini emeğin lehine değiştiren, kamu kaynaklarını rantiye kesimlerden alıp üretken ve kamusal yatırımlara yönlendiren, radikal bir demokratik ve ekonomik dönüşüm programındadır. Siyasal alanı genişletmeden, ekonomik adaleti sağlamak imkansızdır.


[1] Sinizm: Halkın siyaset kurumlarına, politikacılara ve devlete karşı beslediği inançsızlık ve şüphe durumudur. Siyasetçilerin sadece kendi çıkarlarını gözettiği inancını temel alır.