Rakamlar Gerilerken Hayat Neden Ucuzlamıyor?

Değerli okurlar, bu yazımda üçüncü yılını dolduran “Dezenflasyon Programı”nı ele alacağım. Mayıs 2023’te hayatımıza giren ve bu ay sonu 3.yılını tamamlayacak olan bu program gecen süreç zarfı içinde neden etkili bir program olamadı ve neden bu programın başarısı sadece kağıt üzerinde ve siyasi propaganda malzemesi olmanın ötesine geçemedi sorununa değinmek istiyorum. İktisat herşeyden önce bir toplum bilimidir ve toplumun refahını önceliklendiren bir sistemdir. Ancak ülkemizde bu refah sadece belli bir zümrenin refahına hizmet ederken Türk toplumunun büyük kısmını saf dışı bırakmaktadır, buna en çarpıcı gösterge ise Gini Katsayısı dediğimiz ülkedeki gelir ve servet dağılımını ölçeklendiren iktisat endeksi ile görebiliriz. TÜİK 2025 verilerinde bu katsayı oranı 0,410 olarak görülmektedir, daha yalın daha sade ifade ile zengin ile fakir arasındaki makas hala çok açık. En zengin %20, en yoksul %20'den 7,5 kat daha fazla kazanıyor. Tabi burada atlamamız gereken birçok husus olsa da yadsınamayacak bir sorun ise ‘enflasyon’ dinamiği, ülkemiz özellikle çok partili siyasal rejime geçmesi ile ortalama her on senede bir muhakakk bir kriz gördü ve gecen süreç zarfı içinde, yani cumhuriyet dönemi iktisat tarihimize baktığımızda sıklıkla karşı karşıya kaldığımız sorun ise hep enflasyon oldu.

Geçmişten bugüne miras kalan bu kronik enflasyon sarmalı, bugün karşımıza sadece bir fiyat artışı olarak değil, servetin adaletsizce el değiştirdiği sistemik bir mekanizma olarak çıkıyor. Steril raporlarda sıkça rastladığımız o 'başarı hikayeleri', ne yazık ki Türkiye’nin bu derin sosyolojik yarasına merhem olamıyor. Zira rakamların soğuk yüzü ile sokağın sıcak gerçeği arasındaki kopuş tam da burada, dezenflasyonun maliyetinin kimin omuzlarına yüklendiği noktasında başlıyor. Gelin, kağıt üzerindeki bu sözde başarıyı ve cüzdanlarımızdaki çıplak gerçeği birlikte analiz edelim

Kâğıt Üzerindeki Başarı ve Cüzdandaki Gerçeklik

Türkiye ekonomisi, son üç yıldır büyük umutlarla devreye alınan bir dezenflasyon programının gölgesinde derin bir dönüşüm yaşıyor. Makroekonomik tablolara baktığımızda, Mayıs 2023’te %39,59 seviyesinde olan yıllık enflasyonun, Mayıs 2026 itibarıyla %32,99 (%33) bandına gerileyeceğini varsayıyoruz, diyelim ki bu varsayımımızda haklıyız ve Mayıs 2026 enflasyon oranı %33 bandında açıklandı ve hesabımızı bu oran üzerinden ele alalım ve 2023 Mayıs ile 2026 Mayıs dönemlerini karşılaştıralım evet %7’lik bir düşüş görüşüyoruz üstelik 3 yılda sadece %7lik bir düşüş her ne kadar kâğıt üzerindeki bu yaklaşık 7 puanlık geri çekilme var olsa da burada bir önemli nokta ise toplumsal sözleşmeyi zedeleyen yapısal bir paradoksun varlığı bahse konu üç yıllık zaman zarfında genel fiyat seviyesi toplamda yaklaşık %216 oranında artmış olması. Bir taraftan enflasyon 7 puan dahi olsa üç yıllık süreçte düşüyor, ancak diğer yönden fiyatlar artıyor işte paradoks tam da burada başlıyor hatta bu paradoksa eriyen satın alma gücünü de eklediğimizde iş daha da farklı bir sosyolojik boyuta evriliyor. Bu kronik makas, "enflasyon düşüyor" söylemi ile "hayat pahalılaşıyor" gerçeği arasındaki o tanıdık ama bir o kadar da yakıcı çelişkiyi her gün soframıza taşıyor. Rakamlar aşağı yönlü bir eğilim sergilerken hayatın neden bir türlü ucuzlamadığı sorusu, sadece teknik bir ekonomi tartışması değil; sokağın, mutfağın ve emeğiyle geçinen milyonların temel varoluş sancısı olarak hayatımızda yer ediniyor.

Enflasyonun "Toplumsallaşması":

Enflasyon Türkiye’de artık sadece bir veri değil, bir yaşam tarzı ve tehlikeli bir kültürel refleks haline gelmiş durumda. Politika yapıcıların ve siyasi karar vericilerin büyük ölçüde göz ardı ettiği bu "toplumsallaşma" olgusu, ekonominin rasyonel üretim ilkeleriyle değil, bir savunma mekanizmasıyla hareket etmesine yol açıyor. Merkez Bankası çalışmalarının da teyit ettiği üzere, firmaların beklentilerinin fiyatlara geçişkenliği %60 seviyelerine ulaşmış durumda. Bu, maliyetler henüz kapıya dayanmadan, "gelecekte nasılsa artacak" inancıyla yapılan zamların ekonomiyi esir alması demektir.

"Bugün vatandaş maaşını almadan harcamaya yöneliyorsa, esnaf maliyet gelmeden etiket değiştiriyorsa, ev sahibi gelecekteki enflasyonu bugünden kiraya yansıtıyorsa, şirketler stok tutmayı korunma yöntemi olarak görüyorsa; bizler ekonominin üretimle değil, 'fiyat koruma refleksi' ile çalıştığını görüyoruz." Ve bu refleks her gecen gün birbirini takip eden kısır döngüde sıkıştığımızı gösteriyor.

Yanlış Teşhis ve Kısır Döngü: Faiz-Maliyet Çıkmazı

Mevcut programın en temel handikabı, büyük ölçüde alışılagelmiş geleneksel iktisat düşününde ya da bir iktisatçı değimi ile Ortodoks yazımda bu anlayışa göre; yüksek faiz, kredi daralması, talebin baskılanması yaslanarak enflasyonu yalnızca bir "talep fazlası" sorunu olarak teşhis etmesidir. Oysa sanayisi ithal ara malına bağımlı bir ekonomide, doğru teşhis konulmadan uygulanan tedavi hastayı iyileştirmek yerine yeni komplikasyonlara yol açar. İlk yazımda da vurguladığım ve ısrarla üzerinde durduğum şu örneği bir kez daha hatırlatmak istiyorum; "Nasıl ki bir hastaya teşhis konmadan tedavi uygulanmazsa, ekonomide de doğru teşhis olmadan doğru politika üretilemez." Yanlış teşhisle beslenen bu süreç, bizi şu tehlikeli döngüye hapsetmektedir:

Yüksek Faiz: Döviz kurunu kısa vadede dizginlese de üretim ve yatırım maliyetlerini doğrudan artırır.

Maliyet Artışı: Finansman yükü altında ezilen işletmelerin yatırımları durma noktasına gelir.

Arz Daralması: Yatırımın yavaşlamasıyla birlikte üretim kapasitesi sınırlanır.

Fiyat Artışı: Daralan arz, orta vadede fiyatların yeniden yukarı yönlü ivmelenmesine neden olur.

Hissedilen ve Açıklanan: Orta Sınıfın Erimesi ve Tasarruftan Kaçış

Resmi veriler dezenflasyon sürecini müjdelerken, harcamalarının neredeyse tamamını gıda ve barınma gibi zorunlu kalemlere ayıran alt gelir grupları ile emekçiler için gerçeklik çok daha karanlıktır. Sermaye sahipleri ve büyük firmalar fiyatlama güçleriyle kendilerini korumaya alırken; işçi, emekçi ve emekli kesimin geliri bu artış hızıyla rekabet edememektedir. Gelir adaletsizliğinin derinleşmesi, ekonomik rasyonaliteyi de öldürmektedir. Geleceğe dair güveni sarsılan toplum, birikim yapmak yerine "paradan kaçış" ve kontrolsüz tüketime yönelmektedir. Bugün sokaktaki insan "enflasyon düşecek mi?" diye değil, "bir sonraki kur şoku fiyat artışı ne zaman?" diye sormaktadır. Beklenti çıpalanmasının sağlanamadığı bu ortamda, tasarruf kültürü yerini günü kurtarma çabasına bırakmış durumdadır ki bu da tasarrufların yatırıma dönmediği bir durgunluğun içinde olduğumuzu gösterir.

Piyasa Yapısı: Fiyatlar Neden Aşağı İnmiyor?

Maliyetler düşse ya da kur istikrar kazansa dahi etiketlerin neden katı kaldığını anlamak için Türkiye’deki oligopol piyasa yapısına bakmak gerekir. Rekabetin kısıtlı olduğu kritik sektörlerdeki, enerji, lojistik, zincir marketler, fiyat belirleyici büyük firmalar, maliyet avantajlarını tüketiciye yansıtmak yerine kâr marjlarını maksimize etmeyi tercih etmektedir.

  • Enerji ve Lojistik: Temel girdilerdeki en ufak artış anında fiyatlara yansırken, düşüşler işletme kârı olarak sönümlenmektedir.
  • Zincir Marketler: Perakende sektöründeki oligopol yapı, fiyat geçişkenliğini hızlandırarak fiyatların yukarı yönlü esnek, aşağı yönlü dirençli kalmasına yol açmaktadır.
  • Temel Tüketim Maddeleri: Rekabet eksikliği, maliyet düşüşlerinin hanehalkı lehine bir "ucuzluk" olarak geri dönmesini engellemektedir.

Enflasyonun Sosyolojisi: Güvensizlik ve Borç Sarmalı

Yüksek enflasyon, sadece bir cüzdan meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bir karakter aşınmasıdır. Uzun süredir devam eden fiyat istikrarsızlığı, kurumsal güven erozyonunu tetikleyerek toplumun psikolojik dokusunu bozmaktadır. Gelecek tasavvurunun yerini kısa vadeli hayatta kalma güdüsü almış; toplum iktisadi anlamda güvensiz, sürekli fiyat takibi yapan ve borçla yaşamayı normalleştiren bir yapıya dönüşmüştür. Tasarruf yerine tüketime dayalı bu savunma mekanizması, iktisadi rasyonaliteyi kökünden sarsmaktadır.

Rakamların Ötesine Geçmek

Bugünkü dezenflasyon programı teknik olarak bazı kâğıt üstü başarılar üretse de, enflasyonun düşmesi ile hayat pahalılığının azalması arasındaki fark devasa bir uçurumdur. Gerçek bir iyileşme için faiz artışlarının ötesine geçilmeli; üretim odaklı sanayi politikaları, tarımsal planlama, enerji bağımlılığının azaltılması ve adil gelir politikaları gibi yapısal adımlar atılmalıdır. Tabi bunun öncesinde de alışılagelmiş o iktisat kalıbının yıkılması şarttır. Zira gerçek bir dezenflasyon programı için: üretim odaklı sanayi politikası, tarımda planlama, enerji bağımlılığını azaltma, gelir politikaları, rekabet düzenlemeleri, konut arzını artıran sosyal politikalar gereklidir. Aksi halde enflasyon düşse bile toplumun hissettiği yoksullaşma devam eder ve belki de Türkiye’nin bugün yaşadığı en büyük çelişki tam olarak budur:

Rakamlar gerilerken, hayat ucuzlamıyor oluşu.