(İSTANBUL) Öğrenci Velileri Derneği (Veli-Der) okulların tatile girmesi nedeniyle bir açıklama yaparak tespitlerine ver verdi. Açıklamada, 'Yoksulluk, piyasalaşma, çocuk emeği sömürüsü, eğitime erişim engelleri, kamusal eğitimin tasfiyesi ve laik eğitimdeki aşınma aynı politik tercihlerin ürünüdür. Bugün çocukların eğitim hakkı; ekonomik kriz, derinleşen eşitsizlikler ve eğitimin piyasaya açılması nedeniyle ciddi bir tehdit altındadır. Kamusal eğitim sistemine yeterli kaynak ayrılmazken, eğitim giderek ailelerin omuzlarına yüklenen ağır bir maliyet alanına dönüştürülmektedir. Çocuklar; yoksulluk, güvencesizlik ve geleceksizlik sarmalına mahkum edilmektedir' denildi.
Bugün Türkiye genelinde okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim okullarındaki yaklaşık 18 milyon, İstanbul'da da 2 milyon 800 bin öğrenci karne alarak yaz tatiline girdi. Öğrenci Velileri Derneği (Veli-Der) de bu nedenle bir açıklama yaparak, eğitimde yaşanan sorunlara dikkat çekti.
'EĞİTİMDE EŞİTSİZLİKLER DERİNLEŞTİ, KAMUSAL EĞİTİM TASFİYE EDİLİYOR'
'2025-2026 eğitim-öğretim yılı, eğitim sisteminde uzun yıllardır biriken sorunların daha da ağırlaştığı bir dönem olarak sona ermektedir. Çocukların eğitim hakkı giderek daha fazla piyasa koşullarına terk edilirken kamusal eğitim geriletilmiş ve eğitimde fırsat eşitliği daha da zayıflatılmıştır' görüşüyle başlayan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
'Milyonlarca veli artan eğitim harcamaları altında ezilirken, yüz binlerce çocuk yoksulluk nedeniyle eğitimden uzaklaşmaktadır. Bu süreçte çocuk emeği sömürüsü yaygınlaşmış, öğretmen açığı büyümüş ve eğitim emekçileri güvencesiz çalışma koşullarına mahkum edilmiştir. Okullardaki temizlik ve güvenlik sorunları kronikleşerek çözümsüz kalırken, laik ve bilimsel eğitim anlayışı da sistemli bir biçimde aşındırılmıştır. UNICEF'in 2026 yılı verilerine göre, Türkiye'de çocukların yüzde 38,9'u yoksulluk, sosyal dışlanma ve temel haklara erişememe riski altında yaşamaktadır. Gelir eşitsizliği eğitim alanında da derinleşmekte; en yüksek gelir grubundaki ailelerin eğitim harcamaları, en düşük gelir grubundaki ailelerin harcamalarının yaklaşık 28 katına ulaşmaktadır.
Eğitim politikaları, çocukların üstün yararını esas almak yerine bütçe kısıtları, piyasa ihtiyaçları ve belirli ideolojik tercihler doğrultusunda şekillendirilmektedir. Dolayısıyla eğitim alanında yaşanan yapısal sorunları yalnızca uygulama eksiklikleriyle açıklamak mümkün değildir. Karşımızdaki tablo, birbirinden bağımsız yanlışların değil; bilinçli bir siyasal ve ekonomik yaklaşımın ürünüdür. Bugün eğitim politikalarının merkezine pedagojik ihtiyaçlar yerine maliyet hesapları, bilimsel gereklilikler yerine ise doktriner tercihler yerleştirilmektedir. Sonuç olarak eğitim, kamusal bir hak olmaktan hızla uzaklaştırılmaktadır.
'KAMUSAL EĞİTİMİN TASFİYESİ DERİNLEŞTİ'
2025-2026 eğitim-öğretim yılı, kamusal eğitimin sistemli biçimde aşındırıldığı, okul duvarlarının ticari mantığa ve dini yapılara daha fazla açıldığı bir dönem olmuştur. Yaşanan bu dönüşüm basit bir reform paketinin ötesinde; eğitimin kolektif bir hak olmaktan çıkarılarak tamamen piyasa ilişkilerine göre yeniden yapılandırılması sürecidir. Atılan her kurumsal adımla birlikte eğitim, toplumun ortak kazanımı olmaktan çıkarılmakta ve alınıp satılan bir meta haline getirilmektedir'
Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre örgün eğitimde öğrenim gören yaklaşık 18 milyon öğrencinin 1 milyon 539 bini özel okullarda eğitim gördüğünün, Türkiye'deki yaklaşık 74 bin okulun 14 bin 700'ünün de özel okul olduğunun belirtildiği açıklamada şu verilere de yer verildi:
'Okul öncesi eğitimde resmi anaokullarındaki öğrenci sayısı bir yıl içinde yaklaşık yüzde 39 azalırken, Diyanet'e bağlı 4-6 yaş Kur'an kursları ve toplum temelli kurumlarda öğrenci sayısı yaklaşık yüzde 25 artmıştır. Bu tablo, kamusal okul öncesi eğitim yerine dini ve alternatif yapıların teşvik edildiğini göstermektedir.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), organize sanayi bölgelerindeki okul modelleri ve yeni mesleki eğitim politikalarıyla yüz binlerce çocuğu eğitimden kopararak ucuz işgücü piyasasına yönlendirmektedir. Okulun yerini giderek daha fazla atölyeler, fabrikalar ve işyerleri almakta; eğitim hakkı sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmektedir.
Öte yandan kamu okulları protokoller aracılığıyla şirketlere, vakıflara ve çeşitli dini yapılara açılmaktadır. Protokoller eliyle kamusal eğitim hizmeti parçalanmakta, devletin sorumluluğu farklı aktörlere devredilmektedir. Yoksulluk nedeniyle eğitimden kopuşlar, taşımalı eğitimde yaşanan aksaklıklar, okul öncesi eğitimdeki erişim eşitsizlikleri ve MESEM'lerde can alan çocuk işçiliği süreçleri birlikte değerlendirildiğinde; 2025-2026 eğitim-öğretim yılı, kamusal eğitim hakkının zayıflatıldığı bir dönem olmuştur. Bu kurumsal tablo; eğitimde eşitsizliklerin derinleştiği, çocuk haklarının ise piyasa dinamikleri ile ideolojik müdahaleler arasında sıkıştırıldığı gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
'LAİK VE BİLİMSEL EĞİTİMDE AŞINMA DERİNLEŞİYOR'
2025-2026 eğitim-öğretim yılında laik ve bilimsel eğitim anlayışını zayıflatan uygulamalar artarak devam etmiştir. Bir yandan okul öncesi eğitim giderek daha maliyetli hale gelirken, diğer yandan 4-6 yaş Kur'an kurslarının yaygınlaştırılmasına yönelik politikalar sürdürülmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan düzenlemeler, bu kursların daha fazla yerleşim yerinde açılmasını hedeflemektedir.
Türkiye'nin dört bir yanında köy okulları kapatılırken, taşımalı eğitimin kapsamı daraltılırken ve binlerce çocuk eğitim hakkına erişimde güçlük yaşarken; dini içerikli alternatif yapıların yaygınlaştırılması kamusal eğitim anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığının cemaat ve tarikatlarla ilişkili vakıf ve derneklerle yürüttüğü faaliyetler, kamu okullarının bu yapıların kullanımına açılmasına olanak sağlamaktadır. Bu uygulamalar yalnızca eğitimin kamusal niteliğini aşındırmakla kalmamakta, aynı zamanda devletin eğitim alanındaki kurumsal sorumluluklarının çeşitli vakıf ve derneklere devredilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Bu eğitim-öğretim yılında da Millî Eğitim Bakanlığının yaz dönemi okul ve etkinlikleri kapsamında, bazı vakıf ve derneklere okul alanlarının açılması yönündeki uygulamaları sürmüştür. Çocukların eğitim ortamlarının tarikat ve cemaat bağlantılı yapılara açılması; kamusal eğitim hakkı, laiklik ilkesi ve çocukların üstün yararı açısından kabul edilemez bir durumdur. Eğitim hizmetinin kamu görevlileri eliyle yürütülmesi gerektiğini açıkça ortaya koyan yasal düzenlemelere ve yargı kararlarına rağmen bu uygulamalarda ısrar edilmesi, laik ve bilimsel eğitim ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Laiklik; çocukların özgür düşünebilmesinin, bilimsel bilgiye erişebilmesinin ve eşit yurttaşlar olarak yetişebilmesinin temel güvencesidir. Laik eğitimden uzaklaşmanın bedelini ise en ağır biçimde kız çocukları ile yoksul ailelerin çocukları ödemektedir. Veli-Der olarak bir kez daha vurguluyoruz: Eğitim sistemi dini referanslara değil, bilimin evrensel ilkelerine dayanmalıdır. Çocukların eğitim hakkı hiçbir ideolojik yönlendirmeye, hiçbir dini yapıya ve hiçbir siyasi tercihe teslim edilemez'
'ÇOCUKLARA DAYATILAN GELECEK: YOKSULLUK, ÇOCUK EMEĞİ SÖMÜRÜSÜ VE EĞİTİMDEN KOPUŞ'
2025-2026 eğitim-öğretim yılında çocuk emeği sömürüsü ve eğitimden kopuşun, eğitim sisteminin en yakıcı sorunları arasında yer almaya devam ettiğinin altının çizildiği açıklama şöyle devam etti:
'Derinleşen ekonomik kriz, artan yaşam maliyetleri ve eğitimin giderek daha fazla ailelerin sırtına yüklenen bir harcama alanına dönüşmesi, binlerce çocuğu eğitim hakkı ile çalışma yaşamı arasında amansız bir tercihe zorlamaktadır. MESEM'ler, çocukların eğitim hakkını güçlendiren değil, onları erken yaşta işgücü piyasasına yönlendiren bir modele dönüşmüştür. Binlerce çocuk haftanın büyük bölümünü işyerlerinde geçirirken eğitim ikinci plana itilmekte, okul ile işyeri arasındaki sınırlar giderek ortadan kalkmaktadır. Özellikle sanayi bölgelerinde yaygınlaşan çocuk emeği sömürüsü, yaşanan çocuk işçi ölümleri ve iş cinayetleri bu sistemin yarattığı acı sonuçları açık biçimde ortaya koymaktadır.
Ekonomik kriz ve yoksulluğun derinleşmesi nedeniyle çok sayıda öğrenci örgün eğitimden kopmakta ya da açık öğretime yönelmektedir. Bugün yaklaşık 1,5 milyon çocuk örgün eğitim dışında bulunmaktadır. Ancak sorun yalnızca örgün eğitim dışında kalan çocuklarla sınırlı değildir. Çocukların okula kayıtlı görünmesi, onların eğitim hakkına fiilen erişebildiği anlamına gelmemektedir. Geçmiş dönem verileri tüm eğitim kademelerinde devamsızlığın arttığını göstermektedir. İlkokuldan lise düzeyine kadar milyonlarca çocuk eğitim süreçlerinden kopmaktadır. Genel liselerde, imam hatip liselerinde ve meslek liselerinde devamsızlık oranlarının ulaştığı düzey, eğitim sisteminin ciddi bir kriz içinde olduğunu kanıtlamaktadır.
'ÇOCUKLAR SUÇ ÖRGÜTLERİ VE ÇEŞİTLİ İDEOLOJİK YAPILARIN ETKİSİNE AÇIK HALE GELMEKTEDİR'
Okul terkinin ve devamsızlığın arttığı koşullarda çocuklar; çocuk yaşta işçilik, çocuk yaşta evlilik, suç örgütleri ve çeşitli ideolojik yapıların etkisine daha açık hale gelmektedir. Eğitimden uzaklaşan her çocuk, aynı zamanda çok yönlü hak ihlalleriyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Buna rağmen zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasına yönelik tartışmalar sürdürülmekte, çocukları daha erken yaşlarda mesleki eğitime yönlendirmeyi amaçlayan uygulamalar yaygınlaştırılmaktadır. 'Maarifin Kalbinde Marifetli Gençlik' gibi projelerle çocuklar, ilkokul yıllarından itibaren meslek liselerine ve MESEM'lere yönlendirilmektedir.
Kalkınma planları, OECD raporları ve Millî Eğitim Bakanlığı uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde; eğitimin giderek daha fazla piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırıldığı görülmektedir. Eğitim politikalarının odağı çocukların çok yönlü gelişimi değil, işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücünün yetiştirilmesi haline gelmektedir.
MESEM'ler, yeni meslek lisesi modelleri ve meslek ortaokulları aracılığıyla çocuklar daha küçük yaşlarda çalışma yaşamına sürüklenmekte; eğitim kurumları çocukların gelişimini destekleyen kamusal alanlar olmaktan çıkarılarak sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilen yapılara dönüştürülmektedir. Şirketlerin, organize sanayi bölgelerinin ve çeşitli vakıf yapılarının eğitim süreçlerine daha fazla dahil edilmesi; okulların işletmelerle eşleştirilmesi ve eğitim programlarının piyasa ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, kamusal eğitimin tasfiyesini hızlandırmaktadır.
Bugün gelinen noktada MESEM'lerde yaşanan çocuk işçi ölümleri, güvencesiz çalışma koşulları ve eğitimden kopuşlar, bu modelin çocukların yararını değil sermayenin çıkarlarını öncelediğini göstermektedir. Zorunlu eğitimin aşındırılması ve mesleki eğitimin daha erken yaşlara çekilmesi, çocukların eğitim hakkı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Veli-Der olarak bir kez daha vurguluyoruz: Çocukların yeri işyerleri değil, okullardır. Hiçbir çocuk yoksulluk nedeniyle çalışmak zorunda bırakılmamalı, hiçbir çocuk ucuz işgücü olarak görülmemelidir. Eğitim politikaları çocukların üstün yararını esas almalı; çocuk emeği sömürüsünü meşrulaştıran tüm uygulamalara derhal son verilmelidir.
'ÇOCUK YOKSULLUĞU BÜYÜRKEN ÜCRETSİZ OKUL YEMEĞİ HÂLÂ YOK'
Türkiye'de milyonlarca çocuk ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluktan doğrudan etkilenirken, ücretsiz okul yemeği uygulamasının hâlâ hayata geçirilmemiş olması eğitim politikalarının en büyük eksikliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Eğitim hakkı yalnızca okula kayıt yaptırabilmek anlamına gelmez. Sağlıklı beslenemeyen, açlıkla mücadele eden bir çocuğun eğitim sürecinden eşit ve nitelikli biçimde yararlanması mümkün değildir. Bu nedenle okul yemeği uygulaması bir lütuf veya sosyal yardım değil; çocukların eğitim hakkının ve fiziki gelişiminin ayrılmaz bir parçasıdır.
Başta Okul Yemeği Koalisyonu ve Öğrenci Velileri Derneği olmak üzere birçok kurumun yürüttüğü kararlı mücadele sonucunda, ücretsiz okul yemeği talebi kamuoyunda güçlü bir karşılık bulmuştur. Ancak üç yılı aşkın süredir sürdürülen tüm çabalara rağmen Millî Eğitim Bakanlığı bu konuda kalıcı, somut ve kapsayıcı bir adım atmamıştır. Çocukların en temel ihtiyaçlarından biri olan sağlıklı beslenmenin kamu politikalarının öncelikleri arasında yer almaması kabul edilemez. Bakanlığın okul yemeğini zorunlu bir gereksinim olarak görmemesi, çocukların üstün yararını merkeze almayan piyasacı yaklaşımın açık bir göstergesidir. Ücretsiz okul yemeği uygulaması, hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm öğrencileri kapsayacak biçimde derhal hayata geçirilmeli ve genel bütçeden finanse edilmelidir. Veli-Der olarak bir kez daha haykırıyoruz: Hiçbir çocuk açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakılmamalıdır!
'TAŞIMALI EĞİTİMDE TASARRUF DEĞİL, EĞİTİM HAKKI ESAS ALINMALIDIR'
Son dönemde taşımalı eğitim uygulamasında yapılan değişiklikler özellikle kırsal bölgelerde yaşayan öğrencilerin eğitime erişimini daha da zorlaştırmıştır. Kilometre sınırlarında yapılan düzenlemeler nedeniyle çok sayıda öğrenci eğitim hizmetlerine ulaşmakta güçlük yaşamaktadır. Tasarruf amacıyla yapılan bu uygulamalar kısa vadede bütçeye katkı sağlıyor gibi görünse de uzun vadede eğitim hakkını zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır. Eğitim hizmeti maliyet hesabına indirgenemeyecek kadar temel bir kamusal haktır. Bir öğrencinin okula erişebilmesi ekonomik değil, kamusal ve toplumsal bir sorumluluk olarak görülmelidir. Eğitim hakkı bütçe tasarruflarının konusu haline getirilemez.
'OKUL ÖNCESİ EĞİTİM AYRICALIK DEĞİL, TEMEL BİR HAKTIR'
Türkiye'de okul öncesi eğitim hâlâ zorunlu değildir. Kamusal kapasitenin yetersizliği, artan eğitim maliyetleri ve özel kurumların yaygınlaşması nedeniyle milyonlarca çocuk erken çocukluk eğitimine eşit biçimde erişememektedir. Resmî anaokullarındaki öğrenci sayısı azalırken, kamusal eğitimin yerini giderek daha fazla özel ve alternatif kurum modelleri almaktadır. Bu durum erken çocukluk eğitiminde eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir.
Veli-Der'in 18 ilde 1350 veli ve 1120 öğretmenin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırma, okul öncesi eğitimin çocukların bilişsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimine önemli katkılar sunduğunu ortaya koymaktadır. Ancak ekonomik yükler, kontenjan yetersizliği ve kamusal olanakların sınırlılığı nedeniyle çok sayıda çocuk bu haktan yararlanamamaktadır. Velilerin büyük çoğunluğu çocuklarını kamu kurumlarına göndermek istemesine rağmen erişim ve kontenjan sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
Erken çocukluk dönemi yaşam boyu gelişimin temelidir. Bu nedenle okul öncesi eğitim kamusal bir hak olarak ele alınmalı; 5 yaş için zorunlu, 3-4 yaş için ücretsiz ve erişilebilir hale getirilmelidir. Eğitim hizmetleri yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sunulmalı; laik, bilimsel ve çocuk merkezli bir içerikle yürütülmelidir. Çocukların eğitim hakkı piyasanın, tarikatların ve ideolojik müdahalelerin insafına bırakılamaz. MEB'in sorumluluğunda laik, bilimsel ve kamusal okul öncesi eğitim hakkı; yalnızca çocukların değil ülkemizin geleceği için de vazgeçilmez bir önceliktir. Bu hak için mücadele etmek ve her çocuğun potansiyelini gerçekleştirebildiği eşit bir topluma ulaşabilmek en temel sorumluluğumuzdur.
'OKULLARDA TEMİZLİK VE GÜVENLİK KRİZİ DERİNLEŞİYOR'
2025-2026 eğitim öğretim yılında da okulların en temel sorunlarından biri temizlik ve güvenlik hizmetlerindeki yetersizlik olmuştur.
Toplum Yararına Program (TYP), İş Gücü Uyum Programı (İUP) ve benzeri geçici istihdam modelleri eğitim kurumlarının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmıştır. Kadrolu personel yerine geçici ve güvencesiz çalışma biçimlerinin tercih edilmesi hem çalışanların haklarını ihlal etmekte hem de öğrencilerin sağlıklı ve güvenli eğitim ortamlarına erişimini engellemektedir.
Birçok okulda veliler temizlik malzemesi temin etmek, bakım-onarım ihtiyaçlarını karşılamak ve güvenlik sorunlarına çözüm üretmek zorunda bırakılmıştır. Kamusal eğitim kurumlarının temizlik ve güvenlik hizmetleri geçici programlarla değil, yeterli sayıda kadrolu personel istihdam edilerek sağlanmalıdır.
'OKULLARIN FİZİKSEL SORUNLARI SÜRÜYOR'
Derslik sayılarındaki artışa rağmen birçok okulda kalabalık sınıflar, ikili eğitim uygulamaları, yetersiz sosyal alanlar ve güvenlik sorunları devam etmektedir. Deprem riski bulunan bölgelerde güvenli okul ihtiyacı sürerken, eğitim ortamlarının fiziksel koşulları çocukların sağlıklı gelişimini desteklemekten uzak kalmaktadır. Güvenli, erişilebilir ve nitelikli eğitim ortamları oluşturmak devletin temel sorumlulukları arasındadır
'GÜVENLİ OKULLAR İÇİN HAK TEMELLİ POLİTİKALAR ŞART'
Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukları koruyacak önleyici ve kapsayıcı mekanizmaların yetersizliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Mevcut sistem çoğu zaman ancak bir kriz yaşandıktan sonra harekete geçmekte, çocukların ihtiyaç duyduğu erken destek ve koruma sağlanamamaktadır.
Çocukların güvenliğini sağlamak için okullarda psikososyal destek ekipleri kurulmalı, okul sosyal hizmet sistemi hayata geçirilmeli, her okula yeterli sayıda psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı atanmalıdır. Akran zorbalığına karşı bilimsel programlar uygulanmalı, demokratik ve katılımcı okul ortamları güçlendirilmelidir. Ancak şiddetin nedenlerini yalnızca okul içinde aramak yeterli değildir. Eğitimde derinleşen eşitsizlikler, yoksulluk, kamusal hizmetlerdeki yetersizlikler ve çocuk haklarını merkeze almayan politikalar şiddeti besleyen temel nedenler arasında yer almaktadır.
Laik, bilimsel, kamusal ve parasız eğitim; zorunlu okul öncesi eğitim, tam gün eğitim, ücretsiz okul yemeği ve temiz su hakkı, toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi, güvenceli eğitim emekçileri ve güçlü sosyal destek mekanizmalarıyla birlikte ele alınmalıdır. Çocukların güvenli, eşit ve onurlu bir yaşam sürdürebilmesi ancak hak temelli, kamusal ve önleyici eğitim politikalarının kararlılıkla uygulanmasıyla mümkündür'
'ÖĞRETMENLERİN SORUNLARI ÖĞRENCİLERİN SORUNUDUR'
Açıklamada öğretmen sorunları ve talepler ile şu şekilde yer aldı:
'Öğretmen açığı, ataması yapılmayan öğretmenler, ücretli öğretmenlik uygulaması, mülakat sistemi ve özel sektör öğretmenlerinin yaşadığı güvencesizlik eğitim sisteminin temel sorunları arasında yer almaya devam etmektedir. Öğretmenlerin güvenceli çalışma koşullarına sahip olmadığı, mesleki haklarının korunmadığı bir ortamda nitelikli eğitimden söz etmek mümkün değildir. Öğretmenlerin hak mücadelesi aynı zamanda çocukların eğitim hakkı mücadelesidir. Eğitim sisteminin güçlenmesi; öğretmenlerin güvenceli istihdamına, mesleki haklarının korunmasına ve kamusal eğitim politikalarının güçlendirilmesine bağlıdır.
'SONUÇ VE TALEPLERİMİZ'
2025-2026 eğitim-öğretim yılı bir kez daha göstermiştir ki eğitim alanında yaşanan sorunlar birbirinden bağımsız değildir. Yoksulluk, piyasalaşma, çocuk emeği sömürüsü, eğitime erişim engelleri, kamusal eğitimin tasfiyesi ve laik eğitimdeki aşınma aynı politik tercihlerin ürünüdür.
Bugün çocukların eğitim hakkı; ekonomik kriz, derinleşen eşitsizlikler ve eğitimin piyasaya açılması nedeniyle ciddi bir tehdit altındadır. Kamusal eğitim sistemine yeterli kaynak ayrılmazken, eğitim giderek ailelerin omuzlarına yüklenen ağır bir maliyet alanına dönüştürülmektedir. Sonuç olarak çocuklar; yoksulluk, güvencesizlik ve geleceksizlik sarmalına mahkûm edilmektedir.
Veli-Der olarak bir kez daha vurguluyoruz:
Kamusal, parasız, laik, bilimsel ve nitelikli eğitim herkes için güvence altına alınmalıdır.
MEB'in sorumluluğunda, zorunlu, ücretsiz, laik ve bilimsel okul öncesi eğitim hayata geçirilmelidir.
Çocuk emeği sömürüsüne son verilmeli, MESEM uygulamaları kaldırılmalıdır.
Tüm çocuklar için eşit ve erişilebilir eğitim olanakları sağlanmalıdır.
Okullarda ücretsiz yemek, temiz su ve sağlık hizmeti sunulmalıdır.
Eğitim bütçesi artırılmalı, kamu okullarının tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.
Temizlik ve güvenlik hizmetleri için yeterli sayıda kadrolu personel istihdam edilmelidir.
Öğretmen açığı derhal giderilmeli, ücretli öğretmenlik uygulamalarına son verilmeli, tüm öğretmenler güvenceli çalışma koşullarına kavuşturulmalıdır.
Demokratik ve katılımcı okul işleyişi güçlendirilmelidir.
Tarikat ve cemaatlerin eğitim alanındaki tüm faaliyetlerine son verilmelidir.
Eğitim bir hak, devletin yerine getirmesi gereken kamusal bir sorumluluktur. Çocukların geleceği piyasaya, yoksulluğa, çocuk emeği sömürüsüne ve ideolojik kuşatmaya terk edilemez.
Hiçbir çocuk yoksulluk nedeniyle eğitimden kopmamalı, hiçbir çocuk çalışmak zorunda bırakılmamalıdır. Her çocuk eşit, özgür, laik, bilimsel ve nitelikli eğitim hakkına sahip olmalıdır'