Haber: Zuhal ÇİLOĞLAN
(İSTANBUL) - İBB Davası'nın 59'uncu duruşmasında savunma yapan Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, eşinin gözaltına alınmasının ertesi günü cezaevinde bir avukat tarafından ziyaret edildiğini ve bu görüşmede, eşinin tutuklanmaması karşılığında kendisinden bir milyon dolar talep edildiğini öne sürdü. Söz konusu talebin, itirafçı sanık Cüneyt Yakut üzerinden iletildiğini belirten Ongun, Yakut'un kendisini savcı Kerem Ali Yakut'un yeğeni olarak tanıttığını iddia etti.
CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da arasında bulunduğu 59'u tutuklu, 414 sanıklı İBB Davası'nın duruşması, 59'uncu gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi'nin 1 No'lu Duruşma Salonu'nda devam ediyor.
Duruşmada sabah başladığı savunmasına devam eden tutuklu Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, 26 Nisan 2025'teki ikinci dalga İBB operasyonunda eşinin de gözaltına alındığını belirtti. Ertesi gün saat 14.15'te bir avukatın kendisini ziyaret ettiğini bildiren Ongun, savunmasında şunları söyledi:
'İlk ve son kez ziyaretime gelen bu avukatın adı Beliz Özkan'dı. 15 aydır sadece 27 Nisan günü bana geldiğini cezaevi kayıtlarından görebilirsiniz. Avukatım iletir. Görüşme kabinine girer girmez bana 'Beni hem sizin hem benim ortak şişman arkadaşımız gönderdi' dedi. Cüneyt kiloludur biraz. Ben de kendisine şifreli konuşacak durum olmadığını, Cüneyt Yakut'u mu kastettiğini sordum, 'Evet' dedi. Sonra, Cüneyt Yakut'un kendisine söylediklerini bana aktarmaya başladı. Şöyle dedi; 'Biliyorsunuz, size anlatmış, Başsavcılıkta yakın tanıdıkları var. Kendisi de benzer şekilde tahliye edilmişti. Ortak arkadaşımız diyor ki bir milyon dolar verirse, eşinin tutuklanmamasını sağlarım.' Avukat gayet açık sözlüydü, işi halledecek ismi bile veriyordu ama ben dile getiremeyeceğim. Cezaevinde avukat kabininde benden 1 milyon dolar talep edilince şok oldum. Avukat sözünü bitirdi ama ben donakaldım.
Benden yanıt gelmeyince avukat Beliz Hanım, pazarlık yapıyorum zannetti sanırım ve şöyle dedi, 'Kendisi 'Ben de 300 bin-400 bin dolar var, 600 bin-700 bin dolar verse bile hallederiz.' Avukata 'Benim eşim suçsuz ayrıca böyle bir param da yok' diyerek görüşmeyi bitirdim. Avukat Beliz Özkan hakkında 7 Ocak 2026 tarihinde 2975 numaralı dilekçe ile İstanbul Barosu'na şikayette bulundum. Bazen düşünüyorum. Daha gözaltına alınırken ev hapsi verileceği belliydi de birileri bunu ticarete mi çevirmek istedi, diye.
Bir milyon dolar talebinden sadece bir gün sonra Cüneyt Yakut'un erkek kardeşi Ali Yakut gözaltına alındı. Emniyet ifadesinden saatler sonra tekrar gözaltına alındı. Bu kez savcı Cahit Cihad Sarı'ya ifade verdi. İlk beyanının aksi yönünde konuşan Ali Yakut, eşim aleyhine ifade verdi. 24 saat dolmadan iki zıt ifadeydi bu. Takdir sizlerin; içinde çok sıfat, çok isim ve para olan tuhaflıklar zincirini anlattım.
Soruşturma bilgisine haiz olmama rağmen benim yaşamımda bir değişiklik olmadı. İşlerimi yine her zamanki gibi yaptım. Para kaçırmadım ya da mal devretmedim. İş hayatımı, özel hayatımı, nasıl yaşıyorsam öyle yaşamaya devam ettim. Çünkü yaptığımız yanlış ya da usulsüz bir şey yoktu.
'İSMAİL KAAN'A HELAL OLAN, ZEYNEP TEZCAN'A NEDEN YASAK?'
2 Eylül 2025 günkü adli yıl açılışında basınla yaptığı sohbette, Sayın Bakan Bey'in demeciyle Murat Kapki'nin, 2025 yılı ocak ayında mallarını devrettiğini öğrenmiştik. İddianame, MASAK raporları, kolluk tutanakları ortaya çıkınca Murat Kapki'nin malları kime devrettiğini de öğrenmiş olduk.
Ayrıntısını ifadesinde anlattığı gibi Murat Kapki bir günde, Acarkent Sitesi'ndeki 7 ayrı mülkünü birden aynı anda, yine kısa süre sonra Acarkent'te 4 katlı bir villasını da İsmail Kaan diye birine devretmişti. Bununla da kalmamış aynı zamanda, aralarında radyo ve YouTube kanalının da olduğu 3 firmasını da yine aynı gün İsmail Kaan isimli şahsa devretmişti.
Açıkçası Kapki, neredeyse tüm birikimini İsmail Kaan'a güvenip devretmiş. Yani sayın eski başsavcının 'malları kaçırdığı, aklamaya çalıştığı' dediği olayın 2 ana kahramanı var. Biri tutuklu sanık Murat Kapki, diğeri özgür insan İsmail Kaan.
MASAK raporunda 14 Ocak 2025 tarihli bu devirlerin aynı günde yapıldığını görebilirsiniz. Ayrıca MASAK uzmanları hazırladıkları bu rapora kocaman bir şekilde bu işlemler için şüpheli işlem uyarısı koymuş.
Özetle, Acarkent'te 8 mesken ile 3 firma devri olmuş. Kime? İsmail Kaan'a. Bunu elde tutalım. Çünkü bir devir daha var. Aynı tarihlerde. Bu kez Murat Kapki, Merdivenköy'de 1 dükkân, 1 mesken, Silivri'de de 2 mesken olmak üzere 4 mülkünü aynı tarihte avukatı Zeynep Tezcan'a devretmiş. Doğal olarak işlem de şüpheli bulunmuş.
Zeynep Hanım'ın ifadesi alınmış ve şu an bu dosyada cezalandırılması isteniyor. Burada, Silivri'de 2 mesken, Merdivenköy'de 1 dükkân, 1 mesken devri için.
Oysa Acarkent'te kocaman villalar dahil 8 mesken ve 3 şirket devri yapılan İsmail Kaan, tıpkı soruşturmayı sızdıran Çetin gibi hiç merak edilmemiş. Emniyete davet dahi edilmemiş. Bir kere olsun ifadeye çağrılmamış.
Murat Kapki tutuklu, Zeynep Hanım tutuksuz sanık olurken, İsmail Bey 2 kere de yırtmış. İsmail Bey'e helal olan, Zeynep Hanım'a neden yasak? İsmail, Zeynep'ten daha şüpheliyken nerede bu şahıs? Mal devreden hücrede, devralan evinde.
Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta. Öyle deniyor, resmi beyanlarda.
MASAK raporuna göre, Acarkent'teki evler, villalar ve şirketler için İsmail Kaan sadece 995 bin dolarlık ödeme göndermiş görünüyor. Hak verirsiniz ki Acarkent'te 995 bin dolara değil 8 ev, Murat Kapki'nin villasının 1 katının yarısını dahi satın alamaz. Zaten Kapki'nin beyanında tek ev satışının 5 milyon 750 bin dolara yapıldığı belirtiliyor.
MASAK uzmanı, o yüzden şüpheli işlem diyor, bu devirlere. Avukat Zeynep Tezcan'ı bu dosyada sanık yapan şey, İsmail Kaan'a neden hiç uğramıyor? İddia makamı malvarlığı aklama şüphelisi olan bu zatımuhteremi neden ifadeye bile davet etmiyor? Murat Bey'e, Zeynep Hanım'a uygulanan muamele ona neden uygulanmıyor? Hakikate ulaşmak için sorduğum bu sorular haksız mı? Buradaki çok farklı 2 uygulamadan şüphelenmem anormal mi? Yüzyılın soruşturması, operasyonu hızlandıran eylemin 2 tarafından birini hiç merak etmeyince, benim merak etmem tuhaf mı?
İsmail Kaan kimdir? İsmail Kaan, TÜRGEV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı yapmıştır. Babası Osman Kaan İlim Yayma Cemiyeti'nin yönetiminde yer almış, yurt yaptırıp cemiyete vermiş, AK Parti'nin kuruluşunda yer almış ve kurucusu olduğu Kaanlar Vakfı Cumhurbaşkanlığı kararı ile vergiden muaf bile tutulmuştur. Kardeşi Ahmet Kaan, AKP İstanbul İl Yönetim Kurulu'nda başkan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Vakfın, bugün yargı dünyasının ünlü simalarına hukuk öğrencisiyken burs verdiğini de iddia edenler olmuştur.
'İLBAK'A HELAL OLAN, DİĞERLERİNE NEDEN HARAM?'
Bir başka sakatlığa geçeyim. Sakat iddianamede gizlenen olguya. Operasyonun ilk gününden bu zamana kadar adı çok sık anılan biri var. Fezlekede varlar, tevdi raporlarında varlar, soruşturmayı başlatan dilekçe sahibi Sedat Kapıdağ da onları anlatıyor. İfadeleri 50'den fazla eylemde kullanılan en gözde tanıklardan Selman Narman, Hakan Karaköse dahil herkes onları anlatıyor. Her yerde adları geçti. 19 Mart'ta gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Milyarlarca liralık vurgunu beraber yapmakla suçlandık.
Kimden bahsediyorum? İLBAK ailesinden. 4 erkek kardeş de şüpheliydi. En büyükleri Mustafa Bey yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı ama Murat, Yusuf ve Ali İlbak gözaltına alındı ve tutuklandı. Murat İlbak'la 23 Mart'ta aynı mahkemeye düştük. Bana bağlı örgüt üyesi olmak ve rüşvet vermekten tutuklandı. İyi tanışırız kendisiyle. Birlikte Silivri'ye gönderildik, aynı araçla. 3 hafta sonra aynı gün de ben Çorlu'ya, o Bandırma'ya sevk edildi Silivri'den. Diğer 2 kardeşi de Silivri'de tutukluydu.
Yaklaşık 40-45 gün sonra mayıs sonu gibi Murat İlbak'ın tahliye olduğu haberi geldi. 'Bu da itirafçı olup bir şeyler uydurdu herhalde' diye düşündüm. Murat Bey'in tahliyesinden birkaç gün sonra haziran ayı tutukluluk incelemem vardı. Çorlu'daki cezaevimden SEGBİS yöntemiyle duruşmaya katıldım. Kendim katıldım çünkü bizim avukatlarımızdan duruşmanın yapılacağı mahkemenin duruşma saati bile gizleniyordu. Duruşmaya bağlandım, mahkeme salonunda sadece bir kadın avukat gördüm. İçimden 'Becerikli avukatmış bak bulmuş hangi mahkeme olduğunu' dedim. Kısa süre sonra avukat hanımın benimle beraber tutukluluğu incelenen Yusuf ve Ali İlbak beylerin avukatı olduğunu öğrendim. Onlar SEGBİS'e bağlanmadı. Duruşma bitti. Aralarında benim de olduğum 100'den fazla kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı, İlbak kardeşler. Yusuf ve Ali İlbak tahliye oldu. 100'den fazla kişi tekrar tıpış tıpış hücre ve koğuşlarımıza döndük.
İnanın bu tahliyelere çok sevindim. Benim için cezaevinden çıkan herkes mutluluk kaynağı. Sadece, Murat İlbak'ı tanıdığım için merak ediyordum, itirafçı olup da mı çıktı diye. Yakıştıramıyordum ona. Düzgün, iyi eğitimli kaliteli bir iş insanıdır. Meraktaydım, çünkü itirafçı olan herkesin beyanı bir gün sonra Sabah, daha ayrıntılı hali de 2 gün sonra Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyor, ben de soruşturmamı bu iki gazeteden detaylarıyla izliyordum. Lakin Murat Bey'in ifadesi hiç yayınlanmadı. 2 hafta, 3 hafta geçti, yine çıkmadı. İyice meraklandım, çünkü bu ilk kez oluyordu. Ticari hayatını merak ettim. Onun da malvarlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı.
Acaba kayyum sürüyor muydu? Öğrendim ki kalkmış. Şirketleri geri almış. Çok sevindim. Bu kez başka bir şeyi merak ettim. Ev hapsiyle mi çıkmıştı, yoksa imza atma şartıyla mı? Öyle ya, hem bunca suçlama hem sürpriz tahliye, bunların üzerine bir de yurt dışına çıkış serbestisi gelecek değil herhalde. İnanır mısınız o da gelmiş. Hem de cezaevinden şahit oldum buna.
Geçen yaz başı Avrupa Basketbol Şampiyonası var. Turnuvayı izliyorum, 12 Dev Adam tarih yazıyor ve Almanya ile son şampiyonluk maçına kaldılar. Maç inanılmaz çekişmeli, ben de 10 metrekarelik hücremde 24 inçlik küçük televizyonumda heyecanla izliyorum. Maçın son 2 dakikası, az farkla öndeyiz. Almanya mola aldı ve TRT 1 reklama gitti. Hemen çayımı koydum. Reklam bitti, TRT maça döndü ve koca tribünde sadece bir Türk taraftara zoom yaptı kameraman. Yakın plan göğüs çekim, 1 Türk taraftar, TV'deydi. Hala gözümün önünde, bizim Türk telefonuna bakıyor. Çayımı püskürttüm, çünkü Murat İlbak'ın yurt dışı yasağının kalktığına, Litvanya'nın Riga kentindeki maçta olduğuna, bizzat TRT 1 ekranlarında canlı yayında şahit oluyordum.
İlbak ailesinin yanlış bir intibaya kapılmasını istemem. Gerçekten Murat Bey de abisi Mustafa Bey de tanıdığım kadarıyla nazik, güngörmüş beyefendi insanlar. Hem böyle değerli insanların değil sadece tahliyesi, normal hayatlarına kısa sürede geri kavuşmaları beni çok umutlandırdı. Hele hele adlarının 1087 kez zikredildiği bu iddianamede, sanık olmamaları sevincimi doruğa taşıdı.
Öyle ya İstanbul'un en büyük reklamcısı artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede Eylem 61 ile başlayıp Eylem 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çöp oluyordu. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve fezlekenin işaret ettiği en önemli şüpheli suçsuz bulunmuştu. Tartışmalı olsa da bilirkişi raporlarına göre diğer ihaleler onunkinden çok daha masumdu. Sözde azılılar suçsuz bulunmuşsa, Murat Kapkiler, Hüseyin Köksallar, Alper Aydınlar, Nihat Sütlaşlar da suçsuz demektir. Doğal olarak, bizlerin de reklam ihalelerinde suçu olduğu iddiası çökmüş oldu.
Öyle ya İlbak'a helal olan, diğerlerine neden haram ve yasak olacak ki? Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit sonuçta. Öyle deniyor, resmi beyanlarda ve Anayasa'nın 10. maddesinde.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.
'HERKES GÜNAHKÂR, PANOUT MASUM ÖYLE Mİ?'
Yüzyılın soruşturmasına göre bir de pırlantalar var. Pırlanta derken pırlanta gibi insanlar ve pırlantavari şirketlerden bahsediyorum. Biz edepsiz faniler, her türlü hataya ve yanlışa düşerken, bu pırlantalar hep dürüst ve ahlaklı işlere imza atıyor. Bizim gibi sistematik yolsuzluk bağımlısı olanlar dahi, onlarla masaya oturduğunda edepli ve ahlaklı fanilere dönüşüyor.
Her ne kadar iddianameden buharlaşmış olsalar da İlbak ailesi dâhil, İstanbul'da ne kadar açık hava reklamcısı varsa hepsi bu dosyada kendine yer buldu. Çoğu sanık, azı tanık. Ama istisnasız hemen hepsinin adı dosyada var. İBB Reklam Yönetim Müdürlüğü bürokratları, Kültür AŞ ve Medya AŞ'de reklam alanıyla ilgili ne kadar personel varsa da, ben de dâhil hepimiz sanığız.
Yani bizlerde bir sorun var. İddianameye göre, biz ve reklamcılar bir araya gelince mutlak bir yolsuzluk usulsüzlük yapıyoruz. İhaleye fesat karıştırmadan duramıyoruz. Ve fakat bu döngü öyle bir an geliyor ki tersine dönüyor. Bizler yasalara uygun ihale yapmaya başlıyoruz. Sadece ne zaman edepli oluyoruz biliyor musunuz? Panout firması ile masaya oturunca. 1,5 yıl önce kurulan şirketle, 20 yıllığına İETT durakları reklam ihalesi kazananlar onlar. Pırlantalar yani.
Onlar o kadar pırlanta gibi insanlar ki 'yolsuzluk bağımlısı' bizler bile onlarla sözleşme yaparken, içimizde yükselen manevi duyguların dalgalarında kaybolup, huşu içinde en halis sözleşmelere imza atıyoruz. Çünkü bizim dönemimizde yapılan sözleşmelerden suça konu yapılmayan tek ihale Sayın Halil İbrahim Bacacı isimli kıymetli iş insanımızın şirketi, Panout firmasıyla yapılan revize sözleşme.
İlk sözleşme, AK Parti yönetimi görevdeyken yapılmış. 20 yılı oradan olmuş. Bizim dönemimizde ise bana göre daha avantajlı bir hale getirilerek sözleşme revize edilmiş. Şu revize sözleşme başkasıyla yapılsa, üzerinde kıyamet koparırdı iddia makamı. En az 10 tutuklusu olurdu. Bunu ise görmezden gelmiş.
Üstelik Kültür AŞ adına bu sözleşmeye imza atan yetkili, bu iddianamede sadece 1,5 yıllık her faaliyeti suç olarak iddia edilen Serdal Taşkın arkadaşımız. Sevgili Serdal belki anlatır hangi duygulara gark oldu da bir tek Panout ile alengirli iş çevirmedi.
Oysa Murat Kapki burada anlattı. 'Metrekaresine 8 bin lira verdiğim yer, elimden alınıp H. İbrahim Bacacı'ya 2 bin liraya verildi' dedi. Bu sözler, bu iddialar duyan kulaklar için önemli olmalıydı.
Sözde yüzyılın soruşturması, sahibinin terk ettiği bu iddianame benim bunlara inanmamı, bu sapmaları, bu çarpıklıkları kabul etmemi mi bekliyor? Bana 10 asır hapis cezası isteyerek bunları sineye çekeceğimi mi düşünüyor? Ben sanık olabilirim ama sanık da mahkemeden hakkını ister. İstiyorum Sayın Başkan. Biri anlatsın lütfen. Zeynep'e var, İsmail'e yok. İlbak iyi, Köksal kötü. Herkes günahkâr, Panout masum, öyle mi? Daha çok örnek sunacağım size. Bu daha başlangıç. Bu iddianamenin içinden çıkamayacaklar.
Benim kimseden vicdani bir beklentim yok. Hele hele şunca masum aylarca boş yere hapis yatmışken, birileri hâlâ vicdanım rahat diyebiliyorsa, hiç yok. 'Elinizi vicdanınıza koyun' şeklinde bir ifadeyi kullanmayacağım. Bu duruşmada kanıtını, belgesini, delilini ortaya koyamayan iddia makamına, delillerle, kanıtlarla, belgelerle karşılık vereceğim, veriyorum. Ben buraya ama suçsuzluğumu ispatlamaya geldim. Bunun hakkını vereceğim. Siz benim hakkımı koruyun yeter. Bana adil davranın, başka ihsan istemez.
Sözde yüzyılın soruşturması, sözde örgüt iddiası üzerine inşa edilmiş. Ben de ilk olarak, örgüt bölümündeki suçlamalarla ilgili değerlendirmemi yapıp yanıtlarımı vereceğim.
51 yaşındayım, ilk kez sanık olarak bir mahkeme huzurundayım. Benim için istenen 10 asırdan fazla cezaya bakınca, sanıklığa kafadan zirvede başladım. 50 yıl, adli sicil kaydı dahi bulunmayan biri, iddia makamına göre bir anda suç makinasına dönmüş. İddianameye göre Murat Ongun, Sayın İmamoğlu'nun basın danışmanı değil aslında, o bir kamuflaj. Yıllardır tüm Türkiye'nin bildiği bu açık gerçeği görmezden gelen savcıların tarifine göre benim profilim şöyle: İBB'nin farklı alanlardaki onlarca ihalesine müdahale ediyorum. Yani ihaleye fesat karıştırıyorum. Sonra o ihaleleri de taşere ederken 70-80 şirketi ve 100'e yakın sahibini organize ediyorum. Yan tekliflere kadar her şeyi ayarlıyorum. Kamuyu zarara uğratıp, haksız kazanç sağlıyorum. Bu suçlardan elde ettiğim geliri aklıyorum. Arta kalan zamanımda, imar-iskan işlerine dalıp rüşvet alıyorum. Daha da arta kalan vaktimde de vatandaşların kişisel verilerini yasa dışı yollarla ele geçirip satıyorum. Yani dolandırıcılık yapıyorum. Fırsat bulunca medya mensuplarını fonluyor ve onlara parayla yalan haber yaptırıyorum. Halkı yanıltıyorum. Tüm bunları yaparken suç örgütü yönetiyorum. Öğrendim ki kısa süre önce tüm bu işleri yapan haylaz suç makinası ben, daha fantastik suçlara da imza atıyormuşum. Fantastik fantastik hikayeler. Savcılarımıza göre gerçek Murat Ongun bu. Bir bedene sığdırdıkları bunlar.
İşte bu hayal dünyası da bizi, kurgu eserimizin tuhaf başlığı, örgüt Suçlamasına getiriyor. İfademin başında bu örgüt palavrasının nedenselliğini izah etmiştim. Şimdi bu kurgu eserin zorlama örgüt iddiasının getirdiği, aşırı tuhaflıkları gözler önüne sereceğim. Gerçi Adem Soytekin tarihi 'Şablon' beyanıyla yalanı ifşa etti ama ben mantıkla izah edeyim.
'12 BİN 500 YILLIK İNSANLIK TARİHİNDE BÖYLE BİR ÖRGÜT GÖRÜLMEDİ'
Madem ortada bir örgüt var bu örgüt bir amaca matuf kurulmuş olmalıdır. İddianame de öyle başlıyor zaten. Savcılık bizi hem ekonomik hem de anlayamadığım şekilde politik bir suç örgütü olarak itham ediyor. İddiaya göre, sözde örgütün yapısını analiz edersek eko-politik bir suç örgütü olarak anlatılmışız.
İddianameye göre sözde örgüt kadrolarının yani bizlerin birinci amacı kişisel zenginleşme. İkinci amaç, üyesi olduğumuz siyasi partiyi, yani CHP'yi ele geçirmek. Üçüncü amaç sözde örgüt liderimizi partimizin Cumhurbaşkanı adayı yapmak olarak gösteriliyor. Yani aslında iddianameye göre biz, hırsızlık yapmak için seçimle işbaşına gelmeyi hedeflemiş enteresan bir kafası olan insanlarız. Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz. İddianame örgütün ana amacını, aslında sonraki sayfada berraklaştırmış. Birkaç sayfa sonra ana amaç anlatılmış.
İddianame de diyor ki 'Şüphelinin Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde tohumlarını attığı ve hem kurup hem de yönetmiş olduğu sistem olarak tabir edilen çıkar amaçlı suç örgütünden elde edilen maddi kazancın olası Cumhurbaşkanlığı makamı ile çok daha fazlasına ulaşılabilmesi, yani rüşvet, usulsüzlük ve yolsuzluk çarkının daha öncesinde yönettiği belediyelerden ötesine geçilerek ülke geneline yayılmasının hedeflendiği anlaşılmıştır.'
2015'de Beylikdüzü'nde kurulan bu örgütün liderinin ilçe belediye başkanıyken ileride cumhurbaşkanı olmayı hedefleyip yolsuzluğu nihai hedef olarak ilçe sınırından, Türkiye sathımahalline taşıma amacında olduğunu iddia ediyor.
Göbeklitepe'de keşfedilen kalıntılar insan medeniyetine dair ilk bulgular olarak anlatılır. Tarihsel olarak en az 12 bin 500 yıl öncesine dayanıyor. Belirtmek isterim ki 12 bin 500 yıllık insanlık tarihinde, hırsızlık yapmak için bir devletin başına geçme gayesiyle yola çıkan herhangi bir Homo Sapiens görülmemiştir. Tarihin hiçbir evresinde hırsızlık yapmak için devleti ele geçirme hedefi koyan, bizim gibi bir şebeke de olmamıştır. Irk kökenli idealler, dini hedefler, devrimci amaçlar, ideolojik gerekçelerle devleti ele geçirme amacıyla harekete geçenler olmuştur. Ayrıca bu amaç uğruna darbe yapan, ayaklanma çıkaranlar da olmuştur. Rejim değişiklikleri meydana gelmiştir. Bunların hepsi insanlık tarihinde yaşanmıştır. Lakin 12 bin 500 yıldır, hırsızlık yapmak için siyasete girip, ülke yönetimini ele geçirmeye çalışan birine henüz denk gelinmemiştir.
İddianame, Ekrem İmamoğlu'na 12 bin 500 yıldır olmayan bir şeyi oldurmuş.
Bakın, bu gerçek olsa böyle bir kafa ile yola çıkan birinin sahip olabileceği şey, çok sayıda aklı başında insandan oluşan bir örgütten ziyade, sadece kafasına takacağı bir huni olabilir. Adını Yüzyılın Soruşturması koyanlar iddianamelerine neyi yazdıklarının farkında mı? Hz. Âdem'den bu yana kimsenin aklına getirmediği gerçeküstü bir vakaya 'yüzyılın soruşturması' demek, böylesine bir iddia karşısında çok mütevazı kalmış.
Altını çiziyorum böyle bir amaç iddiası hukuka konu olamaz. Siyaset dahi bunu konu yapamaz. Bu ancak mizah konusu olabilir. Bakın bir kral, imparator, diktatör, başkan, cumhurbaşkanı her ne sıfatla anılıyorsa, yolsuzluk yapabilir. Hırsızlık yapabilir. Milletinin parasını kendi hesabına çalabilir. Tarihte de örnekleri var bugün de var. Fakat bunu, ancak o makama oturup o yetkiye sahip olunca yapabilir. Hiçbir ekonomik suç örgütü 'dur hele ülkeyi ele geçireyim daha büyük vurgun yaparız' mottosuyla yola çıkmaz. 12 bin 500 yıldır çıkmamış da.
Ayrıca cumhurbaşkanlığı makamının nasıl olup ta bu iddianameyi yazanlara hırsızlık linki verdiği konusu da izaha muhtaçtır. Hırsızlık yolsuzluk deyince akla Cumhurbaşkanlığı makamı gelir mi hiç? 2 bin yıllık devlet geleneğimizin en hassas, en saygın ve Türk milletince en dokunulmaz makamı ile böyle bir bağ kurmak kanaatimce iddianame yazarları adına talihsizlik olmuştur. Bunu sorgulaması gerekenler bizler değiliz.
'İDDİANAME BOZUK AKIL YÜRÜTMELERDEN ÖRÜLÜ SAFSATALAR BÜTÜNÜDÜR'
Ne yazık ki çok iddialı bir ad konan bu iddianame, bozuk akıl yürütmelerden örülü safsatalar bütünüdür. Sözde örgütün birinci amacının, kişisel zenginleşme olduğunu söyleyen bu iddianame, kişisel malvarlığımı bile iddianameye yanlış yazmıştır. Uyarılarımıza rağmen de düzeltilmemiştir. Olmayan arsalar, tarlalar, fındık bahçeleri hem de 2014-2019 arası ve 2019 sonrası diye bölümlere ayrılarak gerçek bilgiymiş gibi yazılmıştır. Ekonomik suçlarla itham edilen birine bu kadar iddialı ve bir o kadar da yanlış mal beyanı yazmak aynı zamanda iddianamenin özenine dair eksikliği ve kurgusunun sınırsızlığını sergilemektedir. Heyetinizin, orada benim için yazılan malvarlığının bana ait olmadığını bildiğini düşünmek isterim. Sırası gelince malvarlığı beyanlarımı, yani resmi belgeyi arz edeceğim.
Peki, bende yok da hanımda, çocukta, anamda, ablamda 1. 2. derece yakınlarımda bir tuhaflık, bu yıllara dair sıra dışı zenginleşme olmuş mu? Savcılık makamı haklı olarak bu sorunun peşine düşmüş. 20 Mart 2025 tarihinde, yani gözaltına alındıktan 1 gün sonra mahkemeden talepte bulunmuş. Şüphelilerin suçtan elde ettikleri düşünülen tüm malvarlıklarına ve banka hesaplarına Cumhuriyet Başsavcılımızca resen el koyulmuştur. Bu da şablon bir yazı. Çünkü sonuçları itibariyle böyle bir tespit olmadığını iddianameyle görüyoruz.
Tabi ki İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği onayı veriyor, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki ilgili tüm finans kuruluşlarına ve makamlara bu yazı gidiyor. Hatta 21 Mart'ta bankadaki kasam polis nezaretinde açılıyor. Her yerden bilgiler toplanıyor ve sonuç; kaçak göçek, gizli açık üzerine bunca cümle yazılacak bir malvarlığım çıkmıyor.
Bulamayınca pes etmiyor, aramaya devam ediyorlar. Bu kez 20 Haziran 2025 tarihinde yine savcılığımız benzer bir yazı yazıyor. Malvarlığına el koyma kararı uzatılıyor. Bu arada eşimin yeni bir banka kasasını bulduklarını düşünüyorlar. Bankanın Kadıköy ilçesindeki şubesine koşuyor polisler ama nafile. Bankamız 'o kasa kapatılalı yıllar oldu' diyor. Yani benden, ailemden ve yakınlarımdan şüpheli bir şey çıkmıyor.
'BEN ÖRGÜT AVANAĞI MIYIM?'
Örgütün birinci amacının 'kişisel zenginleşme' olduğu iddiasından yola çıkarak şunu söylemek isterim. Ben dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş, bir hırka bir çorba diyen derviş değilim. Gayet dünyevi heveslerim, arzularım ve tutkularım var. Böyle bir faniyim, bir derviş değilim. Hal böyleyken ve bu sözde suç örgütünün en çok üyeye sahip alt kolunun yöneticisi isem, bu kişisel zenginleşme faaliyetlerinden kendimi neden vareste tutmuş olayım?
50'den fazla ihalede usulsüzlükle suçlanıyorum fakat sözde örgüt yöneticisi olarak örgütün birincil amacına uygun davranmamışım. Bu durum hayatın olağan akışına aykırı ya da halk diliyle konuşacak olsam şöyle sormam lazım: Ben örgüt avanağı mıyım? Avanak adamı örgüt yöneticisi mi yapmışlar? Kendinde kişisel zenginleşme yok, birinci, ikinci derece yakınlarda yok. 'Kasası' denen insanda da yok. Nerede bu para? Sarı çizmeli Mehmet Ağa'da mı? İddia makamı bana yönelttiği milyarlarca liralık yolsuzluk iddiasını, hiçbir şekilde izah edememiş, somutlaştıramamış, tek bir kanıt bulamamış. Onun yerine tarafıma ait olmayan bir malvarlığı yazılıp iddianameye konmuştur. İddianame, yazarın hayal dünyasını aksettirdiği bir roman değildir.
'İL BİNASI ALIMI İDDİASI, ÖRGÜT KURGUSUNUN AMACIYLA ÇELİŞİYOR'
Sözde örgütün amacına yönelik yazılan bir gerekçe daha, mantıkla izah edilemediği gibi yine sözde örgütün amacıyla da çelişki içindedir. İddia makamı sözde örgütün deşifre olmasının kanıtı olarak CHP İstanbul il binasının alımı sırasında yapılan satın almadan kaynaklı kamera görüntülerinin 2024'te ortaya çıkmasını gösteriyor. Yani mal sahibinin avukatı gizlice kaydettiği görüntüleri servis etmese gizemli örgüt deşifre olmayacakmış. Savcılık bu bölüme soruşturmanın başlangıcı demiş. Ne yazık ki iddianamede de bu bölüm, Hasan Hüseyin Şenyurt isimli kriminal bir suç makinesinin ifadeleriyle desteklenmiş. Onun beyanına atıfla tarif ediliyor. Aralarında cinsel saldırının da dâhil olduğu 2 ayrı cinsel suç dâhil, hırsızlık, zorla el koyma, kamu görevlisine hakaret suçlarından mahkemede ceza almış bir suç makinesinin ifadesi neredeyse 1 tam sayfa delil diye yazılmış. Bu dahi, tek başına üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur. Soruşturmanın başlangıcı bölümünü, bu profildeki insanın beyanlarıyla kurgulamak, bu iddianameye sakat, ucube demek için tek başına dahi yeterli nedendir.
Peki, yine iddia makamına göre Ekrem İmamoğlu il binasının alımına neden dahil olmuş? Partiyi ele geçirmek amacıyla. İşte mantıkla izahı olmayan diğer çelişki burada. Eğer iddia olunduğu üzere il binası, rüşvet paraları ve iş adamlarına yapılan baskılar sonucu elde edilen gelirle alındıysa, bu alım örgütün ilk amacı olan kişisel zenginleşmeyle çelişiyor. Öyle ya, bina CHP'nin kurumsal malı olacak. İmamoğlu'nun kişisel malı değil. Kişisel zenginleşmeyle çelişti bu durum.
Bu işlem, sözde örgüte bir gelir kaynağı değil, bilakis gider kalemi oluyor. Peki, bu satın alma partiyi ele geçirme amacına uygun mu? Tabiki hayır. O amaçla da çelişiyor. Parti delegesi, 81 il sathındadır, İstanbul'da il binası alınması, diğer il delegelerine bir menfaat sağlamaz. Çok fantastik düşünelim ve yine de bina alındı diye, tüm İstanbul delegelerinin Ekrem İmamoğlu tarafına geçtiğini varsayalım. Bu durum da başka mahkemelerde görülen CHP İstanbul il kongresi ve CHP 38. Olağan Kurultayı'na karşı açtığı davalar ile çelişiyor. O davalarda, delegelerin maddi menfaat ile yakınlarına iş vaadi ile ikna edilerek oy verme eğilimlerinin değiştirildiği iddia ediliyor, bina satın alınarak değil. Delege para ile mi, yakınına iş ile mi, yoksa il binası alımı ile mi ikna edildi, kafalar karışık. İddialar birbirine dolanmış. Hal Böyleyken, Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi, mutlak butlan kararı verebilmiştir.
Odağımıza dönersek, Ekrem İmamoğlu il binası alımında devreye girerek sözde örgütünün birinci mottosu olan kişisel zenginleşme karşıtı bir tavır göstermiştir. Ayrıca dendiği gibi iddia edildiği üzere delegeye para verip partiyi daha hızlı ele geçirme imkânı varken, iddiaya göre çok daha fazla parayı şahsına ait olmayan bir binaya harcatmış. Örgüt geliri amacının aksine harcanmış. Yani, ya Ekrem başkan bu işi bilmiyor ya da iddianameler çelişiyor. Yanıt çok açık, İmamoğlu iddianamesiyle, CHP'ye açılan davaların iddianameleri alenen çelişki içerisindedir. Hangi iddianamenin hangi iddiası doğru sorusu, yanıtı olmayan muallaklıktadır.
İşte nasafete uygun bir anlayışla baktığımızda akla ve mantığa uygun olmayan iddia diye ben buna derim. Bakınız il binasının satın alınma tarihi 2019 yılı. Yani İmamoğlu daha yeni İBB başkanı olmuş. Herkes iyi bilir ki o dönemin genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu'nun arasından su sızmıyordu. Baba-oğul ilişkisi diye tarif edilen dönem. 2019 yılındaki il binası alımını, 2024 yılı siyasi zemininin psikolojisine göre analiz edemezsiniz. İddianame bunu yapmıştır. Zaman sıçraması dediğim budur. Böyle olursa iddianame ile zaman yolculuğuna çıkmış oluruz.
Zaman yolculuğuna çıksa dahi bu iddianame o kadar özensiz hazırlanmıştır ki, bu iddiası kolayca maddi gerçeklerle yalanlanabilecektir. Bakınız, 2019'daki satın almadan sonra CHP'nin genel başkan seçimi de dâhil seçimli 37. Kurultayı vardı.
2020 yılında yapıldı bu kurultay. Eğer İmamoğlu 2019 sonlarında partiyi ele geçirme amacına matuf il binası satın aldırmış olsa 2020 kurultayında ya aday olur ya da başka bir adayı desteklerdi. 2023 yılını bekleyecek hali yok. Çok mantıksız.
Son olarak, açık kaynaklardan çok kolayca görebilirsiniz ki il binası alımı konusu 2019 yılının konusu değildir. İşte size medyada çıkan bir haberden kesit okuyayım. Tarih 21 Ekim 2016. CHP İstanbul örgütüne yeni bir il binası almak için dayanışma yemeği düzenlenmiş. 2016 yılı il başkanı Cemal Canpolat liderliğinde. Haberde o zamanın parasıyla tanesi 10 bin liradan 2 bin adet bilet bastırıldığı belirtilmiş. Yine açık kaynaklardan o dönem Mecidiyeköy'deki bir binanın alınması için yapılan gecede 20 milyon lira gelir elde edilmeye çalışılmış kalan 4 milyon lirayı da genel merkez verecekmiş.
Yani 2016'da 24 milyon liraya bir il binası alımı için prensipte anlaşılmış bile. Onlar becerip alamamış, konu daha sonraki il başkanı Canan Hanım ve İBB başkanı seçilen Ekrem Bey'e devrolmuş. Onlar becermiş yeni bina alımını. Konu bu kadar basit. Sadece bina alımı, partiyi ele geçirme gibi sinsi hesaplarla ilgisi yok konunun.
(SÜRECEK)