Değerli okuyucularımız,

Bugünden itibaren her çarşamba memleketimizin iktisadi meselelerini birlikte ele alacağımız bu köşede sizlerle olacağım.

İktisat, çoğu zaman teknik bir alan gibi sunulur. Oysa Lionel Robbins’in meşhur tanımına atıfla “sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla karşılanmasını inceleyen bilim” olarak açıklasak da çoğu zaman cümlenin devamını gözden kaçırırız: İktisat aynı zamanda bir toplum bilimidir. Yani iktisat için tanım; ’Sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla incelenmesini konu edinen toplum bilimidir.’ Burada kaynakların mı sınırlı yoksa ihtiyaçların mı sınırlı olduğu bir başka tartışma konusudur ancak kesin olan şey ise iktisadın toplum bilimi olduğu ve dolayısıyla sürecin tarihsel ve toplumsal perspektif ile ele alınması ve toplum dinamiklerine göre uyarlanmasından geçer.

Ne yazık ki özellikle 1980 kararlarından sonra tüm dünyada kendisini gösteren Neoliberal politika’ da ülkemizdeki bu iktisadi bakışa galebe çalmıştır. Ne var ki Türkiye’de ekonomi politikaları uzun süredir bu toplumsal gerçeklikten kopuk, dar ve mekanik bir çerçevede ele alınmaktadır. Oysa ekonomi; pazardaki fiyat, fabrikadaki üretim, çiftçinin borcu ve emeklinin sofrası üzerinden anlaşılabilir.

Nasıl ki bir hastaya teşhis konulmadan tedavi uygulanmazsa, ekonomide de doğru teşhis olmadan doğru politika üretilemez. Bugün Türkiye’nin en temel sorunu da tam olarak budur: Yanlış teşhis, yanlış tedavi.

Teknik Değil, Politik Tercih

Türkiye’de ekonomi yönetimi uzun yıllardır benzer reçeteleri tekrar ediyor ve her reçetenin sonunda ekonomiye dair umut olduğunu varsayıyor, reçetenin işe yaramadığını gördüklerinde ise de aynı reçete üstünden yeni bahaneler ile tedaviye devam ediliyor özellikle kriz dönemlerinde “rasyonelleşme” adı altında sıkı para politikası ve mali disiplin; büyüme dönemlerinde ise düşük faiz ve kredi genişlemesiyle geçici refah yaratma çabası, veya reçetenin işe yaramadığı durumlarda bahsettikleri yapısal reformlar vs. ile hatalı politikaların uygulanmasında yeni bahaneler ile çözüm üretmeye devam ediliyor ne var ki bu sürecin devamında yine hüsran oluyor. Bitip tükenmek bilmeyen ve iktisadi yanlışları başka yanlışlarla düzeltme isteği ise asla vazgeçilmiyor. Doğal olarak da bu döngü artık sadece ekonomik değil, aynı zamanda bir zihniyet sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Alışılagelmiş iktisat; fiyat istikrarını merkeze alır, piyasaların kendi dengesini kuracağını varsayar ve devlet müdahalesini sınırlar; ‘Enflasyonun ilacı faizdir, bütçe açıkları risklidir, kamu harcamaları kısıtlanmalıdır.’ Bu yaklaşımın günümüzdeki karşılığı ise neoliberal politikalardır: ‘Özelleştirme, serbest sermaye hareketleri ve dışa bağımlı büyüme modeli’ İşte sorun da tam olarak bu reçetede buna karşılık ise Heterodoks iktisat ise bu çerçeveyi sorgular. Ekonomiyi yalnızca fiyatlar üzerinden değil; üretim yapısı, gelir dağılımı, istihdam ve kurumsal kapasite üzerinden değerlendirir, tarihsel perspektif ile toplumun geçmişten günümüze getirdiği değişimleri de olaylar arasındaki bağlantılar kurarak değerlendirmeye alır asıl can alıcı kısmı ise; ‘Devleti pasif bir hakem değil, aktif bir aktör olarak konumlandırmasıdır.’ İşte bu iki teknik yaklaşım arasındaki fark, yalnızca yöntem değil, aynı zamanda bir kalkınma vizyonu farkıdır.

Ortodoks anlayış ekonomiyi dar bir denge problemi olarak görürken; heterodoks yaklaşım onu tarihsel, toplumsal ve üretim ilişkileri içinde şekillenen dinamik bir süreç olarak ele alır. Bu nedenle çözümü de sadece faiz artırmakta ya da bütçeyi kısmakta değil; üretim kapasitesini dönüştürmekte, katma değeri yüksek sektörleri planlı biçimde geliştirmekte ve gelir dağılımını iyileştirmekte arar.

Alternatif perspektife göre asıl mesele enflasyonu bastırmak değil, enflasyonu doğuran yapıyı ortadan kaldırmaktır. Yani ithalata bağımlı üretim modeli yerine yerli ve sanayi odaklı bir kalkınma stratejisi kurmak, finansal genişleme yerine üretken yatırımları teşvik etmek ve ekonomiyi kısa vadeli sermaye hareketlerine mahkûm eden yapıyı kırmaktır. Devlet burada yalnızca düzenleyici değil; yön veren, planlayan ve gerektiğinde doğrudan üretime katılan bir aktör olmak zorundadır.

Dolayısıyla mesele “hangi araç kullanılmalı” sorusundan çok, “ekonomi kimin için ve nasıl yönetilmeli” sorusudur. Bu soruya verilen cevap değişmediği sürece, aynı reçetelerin farklı dozlarda uygulanması yalnızca yeni krizlerin zeminini hazırlamaya devam edecektir. Bu nedenle bu ayrım teknik değil, doğrudan politiktir. En yalın hali ile mesele şudur: Kim kazanacak, kim kaybedecek? Ya da daha açık bir ifadeyle; ekonomi politikaları sermayenin çıkarlarına göre mi şekillenecek? yoksa emeğin, üretimin ve toplumun refahını mı esas alacak? Mevcut yaklaşım çoğu zaman finansal istikrarı koruma adına emeği baskılayan, gelir dağılımını bozan ve üretimi ikinci plana atan bir çizgide konumlanırken; alternatif yaklaşım üretimi, istihdamı ve adil bölüşümü merkeze alır.

Bu yüzden tercih edilen ekonomi politikası yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir saflaşmadır. Ya rant ekonomisini besleyen kırılgan bir büyüme modeline razı olunacak ya da planlı, kamucu ve üretim odaklı bir kalkınma anlayışıyla kalıcı refah inşa edilecektir. Türkiye’nin önündeki gerçek tercih tam olarak budur.

Türkiye’nin Açmazı: Neoliberal Kısır Döngü

Türkiye’nin son 40 yıllık ekonomik hikâyesi büyük ölçüde neoliberal politikaların bir sonucudur. Her ne kadar 1980 sonrası için sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle birlikte ekonomi dış kaynak girişlerine bağımlı hale gelmiştir şeklinde açıklansa da tarihsel olarak baktığımızda Demokrat Parti yönetiminin iktisadi anlayışını da burada es geçmemek gerekir. Özellikle ‘Marshall Planı’ ve dış yardımların etkisi bugün etkisi altında olduğumuz enflasyonun oluşmasında temel faktörlerden biri olan ‘Dış Borçların Sürdürülebilirliği’ başlığının en hassas noktasındadır. Bundan dolayı DP dönemi, Türkiye'de neoliberalizmin "öncül liberal evresi" olarak görülürken, aynı zamanda devletin ekonomideki ağırlığının (zorunluluklar nedeniyle) azalmadığı çelişkili bir dönemdir. Ancak 1980 sonrasında daha net hissettiğimiz bu neoliberal modelin temel özellikleri;

Yüksek dış borç ve kronik cari açık

İthalata bağımlı üretim yapısı

Düşük katma değerli sanayi

Finans sektörünün reel sektöre üstünlüğü gibi faktörlerlerdi.

Böyle bir iktisadi yapı, küresel likiditenin bol olduğu dönemlerde büyüme, likiditenin daraldığı dönemlerde ise kriz üretir.
Yani Türkiye, kendi dinamikleriyle değil dış koşullarla büyüyen bir ekonomiye dönüşmüştür.

Bugün ortaya konan vizyon ise Türkiye’yi küresel sermaye için bir merkez haline getirmeyi hedeflemektedir ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünyanın en büyük varlık fonu BlackRock'u yöneten Fink'i ağırlaması ve devamında bu görüşmeden sonra yaptığı; ‘…Talimatlarımız doğrultusunda ekonomi kurmay ekibimiz şu an Türkiye’yi çok uluslu şirketler için bölgesel yönetim merkezi olarak güçlü bir şekilde konumlandırmak… Transit ticarette küresel cazibe merkezine dönüştürmek... İstanbul Finans Merkezi’ni dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri haline getirmek için yoğun çaba sarf ediyor…’ Şeklinde açıklaması ilk bakışta iddialı bir vizyon gibi sunulsa da, bu yaklaşımın niteliği dikkatle sorgulanmalıdır.

Ancak bu noktada asıl kritik soru şudur: Türkiye değer üreten bir ülke mi olacak, yoksa üretilen değerin el değiştirdiği bir platforma mı dönüşecektir? Eğer ekonomi politikası üretim yerine finansal akışları merkeze alırsa, Türkiye; sanayileşmiş, teknoloji üreten ve katma değer yaratan bir ekonomi olmaktan ziyade, küresel sermayenin operasyonlarını yönettiği, ancak gerçek değerin başka merkezlerde üretildiği bir ara istasyona dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu model kısa vadede sermaye girişleri ve görünürde bir canlılık sağlayabilir; ancak uzun vadede dışa bağımlılığı derinleştirir, yerli üretim kapasitesini zayıflatır ve ülkeyi daha da kırılgan bir makroekonomik dinamiklerin olduğu hale getirir.

Dolayısıyla mesele yalnızca Türkiye’yi “merkez” yapmak değil; nasıl bir merkeze dönüştürüleceğidir. Ya kendi üretim gücüyle değer yaratan, teknolojisini geliştiren ve refahı tabana yayan bir ülke olunacaktır ya da küresel sermayenin dolaşımını kolaylaştıran, fakat bu dolaşımdan sınırlı pay alan bir geçiş ekonomisi olarak kalınacaktır. Türkiye’nin gerçek kalkınma tercihi tam da bu yol ayrımında şekillenecektir.

Bağımlılık mı, Kalkınma mı?

Bu noktada bazı iktisatçılar daha net bir uyarı yapmaktadır. Örneğin Prof.Dr. Baki Demirel’in ifade ettiği gibi: “Küresel finansa bağımlı bir büyüme yerine, iç dinamiklere dayalı kamucu bir kalkınma planı gereklidir.”

Bu yaklaşım Türkiye’nin temel açmazını açıkça ortaya koyar:
Büyüme var, ama kalkınma yok. Çünkü mevcut modelde büyüme; üretim kapasitesinin derinleşmesinden değil, çoğu zaman kredi genişlemesi, dış borçlanma ve sıcak para girişleriyle sağlanmaktadır. Bu da ekonomiyi rakamsal olarak büyütürken, sanayileşme düzeyini, teknolojik kapasiteyi ve toplumsal refahı aynı ölçüde artırmamaktadır. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo; yüksek büyüme oranlarına rağmen düşük katma değer, kronik cari açık, gelir dağılımında bozulma ve kırılgan bir ekonomik yapı olmaktadır.

Gerçek kalkınma ise yalnızca büyümek değil; nasıl büyüdüğünüzle ilgilidir. Üretim yapısını dönüştürmeden, ithalata bağımlılığı azaltmadan ve emeğin milli gelirden aldığı payı artırmadan sağlanan her büyüme, geçici bir genişlemeden öteye geçemez. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla büyüme değil, nitelikli ve sürdürülebilir bir kalkınma modelidir.

Heterodoks Bir Çıkış Neden Gerekli?

Türkiye’nin ihtiyacı, aynı reçeteleri tekrar etmek değil; üretim odaklı yeni bir modeldir.

Bu çerçevede öne çıkan başlıklar şunlardır:

Sanayi Politikası ve Üretim Devrimi; Stratejik sektörlerde devlet yönlendirici olmalıdır.

Politika Eşgüdümü; Para politikası tek başına yeterli değildir, maliye ve sanayi politikalarıyla birlikte düşünülmelidir.

Sermaye Hareketlerinin Yönetimi; Kısa vadeli sıcak para akımları kontrol altına alınmalıdır.

Gelir Dağılımı ve İç Talep; Adil bölüşüm olmadan sürdürülebilir büyüme mümkün değildir.

Sonuç: Sorun Politika Değil, Zihniyet

Türkiye’nin sorunu yalnızca yanlış politikalar değil, aynı zamanda dar bir iktisadi çerçeveye sıkışmış olmasıdır.

Neoliberal paradigma sorgulanmadan yapılan her tartışma yüzeyde kalmaya mahkûmdur.

Bugün önümüzde iki yol var:

1. Küresel finans sistemine bütünleşmiş, bağımlı bir ekonomi mi olacağız? veya

2. Kendi üretim gücüyle kalkınan bağımsız bir ekonomi mi?

Eğer tercihimiz ikincisiyse, kabul etmemiz gerekir ki:

Türkiye için gerçekten farklı bir görüş mümkündür.