Geçtiğimiz hafta yayımlanan köşe yazımda, bir vatandaş olarak hayvanlar için neler yapabileceğimizi anlatmıştım. Bu hafta ise konunun diğer tarafına, yani belediyelerin hayvanlar için ne yapması gerektiğine bakmak istiyorum.

Öncelikle büyükşehir ve il belediyelerinden söz etmek gerekiyor. İlçe belediyeleri sorumluluklarını gerektiği gibi yerine getirdiğinde, büyükşehir ve il belediyelerinin daha çok koordinasyon, sağlık hizmetleri ve uzmanlık gerektiren alanlarda devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bir vatandaş olarak büyükşehir ve il belediyelerinden beklentim açık: Tam donanımlı hayvan sağlık ve refah merkezleri.

Peki, “tam donanım” derken neyi kastediyoruz?

Tam donanım; birkaç kafes, bir veteriner odası ve mama deposundan ibaret değildir. Hayvan sağlığını, hayvan refahını, çevre sağlığını ve halk sağlığını birlikte ele alabilecek bir sistemdir.

Belediyeye ait bir merkezde röntgen cihazı bulunabilmeli; hemogram ve biyokimya analizleri yapılabilmeli, gerektiğinde kan gazı ölçülebilmeli ve yeterli anestezi ekipmanına sahip olunmalıdır. Kırık ve çıkık vakalarına müdahale edilebilecek cerrahi ekipmanlar, yoğun bakım imkânları, izolasyon ve karantina alanları da bu sistemin vazgeçilmez parçaları olmalıdır.

Çünkü sokakta yaralanmış bir hayvanı alıp başka bir yere göndermek tek başına belediyecilik değildir.

Asıl mesele, o hayvanın tedavisini yapabilecek kapasiteyi oluşturabilmektir.

Barınak anlayışını sorgulamak gerekiyor

Peki ya barınaklar?

Burada yıllardır uygulanan bir anlayışı sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.

Ben “barınak” kelimesinin kendisinden çok, barınak merkezli yaklaşımın eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Hayvanları topluyoruz, kafeslere koyuyoruz ve ardından hayatlarının geri kalanını bu alanlarda sürdürmelerini bekliyoruz.

Peki, bu gerçekten çözüm mü?

Bir hayvanın yaşadığı çevreden koparılıp sınırlı bir alanda tutulması, o yerin adının “barınak” olmasıyla hayvan refahına uygun hale gelmiyor.

Üstelik yüzlerce hayvanın aynı yerde tutulduğu, personel ve veteriner kapasitesinin yetersiz kaldığı, hastalıkların kolaylıkla yayılabildiği ve stresin arttığı sistemler hem hayvanlar hem de çalışanlar açısından ciddi sorunlar doğurabiliyor.

Bu nedenle barınak merkezli değil, yaşam merkezli bir belediyecilik anlayışına ihtiyacımız var.

Belediyelerin önceliği, mümkün olduğu ölçüde hayvanların bulundukları yaşam alanlarında sağlıklı ve güvenli biçimde yaşamalarını sağlayacak politikalar geliştirmek olmalıdır.

Kısırlaştırma yapılmalı.

Aşılama ve parazit uygulamaları düzenli olarak gerçekleştirilmeli.

Hasta ve yaralı hayvanlar tedavi edilmeli.

Sahiplendirme gerçekten teşvik edilmeli.

Sokakta yaşayan hayvanların takibi yapılmalı.

Vatandaşların ihbarda bulunabileceği, süreci izleyebileceği ve yapılan işlemin sonucunu öğrenebileceği şeffaf bir sistem kurulmalı.

Elbette bazı hayvanların tedavi, rehabilitasyon, karantina veya güvenlik gerekçesiyle kontrollü alanlara alınması gerekebilir. Ancak bu alanların amacı hayvanları gözden uzaklaştırmak ya da yaşamlarının geri kalanını kafeslerde geçirmelerini sağlamak olmamalıdır.

Amaç; onları korumak, tedavi etmek, rehabilite etmek ve mümkün olduğunda yeniden güvenli bir yaşama kazandırmak olmalıdır.

Belediye sadece toplamaz, sorunu çözer

Bugün belediyecilik anlayışında en kolay görünen yöntemlerden biri, hayvanı bulunduğu yerden almaktır.

Ancak hayvanı almak, sorunu ortadan kaldırmaz.

Bir mahallede sürekli hayvan toplanıyor ancak etkin bir kısırlaştırma programı uygulanmıyorsa, birkaç ay sonra aynı bölgede yeni hayvanlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.

Çünkü sorun yalnızca o anda sokakta bulunan hayvanlar değildir.

Asıl sorun; kontrolsüz üremenin ve hayvan terklerinin önüne geçilememesidir.

Bu nedenle belediyeler bütçelerini yalnızca toplama faaliyetlerine değil; kısırlaştırmaya, tedaviye, koruyucu sağlık hizmetlerine, sahiplendirmeye ve eğitim çalışmalarına da güçlü biçimde yönlendirmelidir.

Bir başka önemli konu ise personeldir.

Hayvanlarla çalışan ekiplerin veteriner hekimler, veteriner sağlık teknikerleri ve bu konuda eğitim almış personelden oluşması gerekir. Hayvanların bulunduğu yerden alınması yalnızca bir “yakalama faaliyeti” olarak görülmemelidir. Hayvanın psikolojisi, fiziksel durumu ve güvenliği her aşamada dikkate alınmalıdır.

Çünkü karşımızdaki bir eşya değil.

Canlı bir varlık.

Halk sağlığı da bunun bir parçasıdır

Hayvan haklarını savunmak ile halk sağlığını korumak birbirinin karşıtı değildir.

Tam tersine, doğru hayvan politikası aynı zamanda halk sağlığı politikasının da bir parçasıdır.

Düzenli aşılama, kısırlaştırma, parazit mücadelesi, hastalıkların erken tespiti, gerektiğinde karantina uygulanması ve çevre temizliği hem hayvanları hem de insanları korur.

Bu nedenle belediyelerin hayvanlara yönelik hizmetleri bir “yük” olarak değil, halk sağlığı hizmetlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.

Ve artık şu soruyu sormamız gerekiyor:

Bir belediyenin başarısını kaç hayvan topladığıyla mı ölçeceğiz?

Yoksa kaç hayvanı sağlıklı tuttuğuna, kaçını tedavi ettiğine, kaçını kısırlaştırdığına, kaçını sahiplendirdiğine ve sokakta yaşayan hayvanlarla insanların güvenli biçimde bir arada yaşayabileceği bir sistem kurup kuramadığına mı bakacağız?

Ben ikinci yolu tercih ediyorum.

Çünkü çözüm daha fazla barınak yapmak değildir.

Çözüm; daha iyi sağlık hizmeti, daha güçlü kısırlaştırma programları, daha fazla sahiplendirme, etkin denetim, şeffaflık ve hayvanların yaşam hakkını merkeze alan bir belediyecilik anlayışıdır.

Hayvanı toplamak kolaydır.

Asıl belediyecilik, hem hayvanı hem insanı koruyan ve birlikte yaşamı mümkün kılan sistemi kurabilmektir.