Çalışıyoruz ama geçinemiyoruz

Sabah henüz hava aydınlanmamıştı.

Adam sessizce giyindi.

Karısı uyanmasın diye gömleğinin düğmelerini mutfakta ilikledi. Çaydanlıktan kalan son çayı bardağa doldurdu.

Masada çocukların okul çantaları duruyordu.

Cebindeki telefonu açtı.

Maaşının yatmasına dört gün vardı.

Hesabında 417 lira kalmıştı.

Telefonu kapattı.

Kapının yanında ayakkabılarını giyerken karısı uyandı.

“Akşam gelirken ekmek alır mısın?”

Adam bir an durdu.

“Alırım.”

Kadın başka bir şey sormadı.

Çünkü ikisi de biliyordu.

Ayın sonuna daha dört gün vardı.

Adam işe gitti.

Akşam döndüğünde çocuklar uyumuştu.

Masa faturalarla doluydu.

Kira.

Elektrik.

Su.

Market.

Kredi kartı.

Karısı hesap makinesi ile hesap yapıyordu.

“Yetmiyor.”

Adam sandalyesine oturdu.

Bir süre sustu.

Sonra her ay söylediği cümleyi söyledi:

“Bir şekilde yetireceğiz.”

İnsan bazen yoksulluğu cebinde değil, cümlelerinde taşır.

“Bir şekilde…”

İşte Türkiye'nin milyonlarca çalışan insanının ekonomik hikâyesi bugün bu iki kelimenin arasında sıkışıyor:

Bir şekilde.

Çalışmak eskiden kurtuluştu.

Bize yıllarca aynı hayat hikâyesi anlatıldı, aynı yol çizildi:

Oku.

Mesleğini eline al.

Çalış.

Kazan.

Evini kur.

Aile ol.

Çocuklarını okut.

Emekli ol.

Bu yalnızca ekonomik bir model değildi.

Bir hayat sözleşmesiydi.

İnsan çalışırsa geleceğinin daha iyi olacağına inanıyordu.

Bugün ise Türkiye'de milyonlarca insan çalışıyor.

Ama geleceğini kuramıyor.

TÜİK'in Haziran 2026 verilerine göre:

32 milyon 733 bin kişi çalışıyor.
2 milyon 688 bin kişi işsiz.
Resmî işsizlik oranı: %7,6
İstihdam oranı: %48,9
İşgücüne katılma oranı: %52,9
Atıl işgücü oranı: %28,8

Yani mesele yalnızca “işsiz kaç kişi?” sorusundan ibaret değil.

Çalışmak istediği hâlde yeterince çalışamayan, iş arayan veya işgücü piyasasının dışında kalmış insanların oluşturduğu tablo çok daha geniş.

Resmî işsizlik %7,6.

Ama TÜİK'in daha geniş tanımlı atıl işgücü göstergesi:

%28,8.

İşte Türkiye'nin çalışma hayatındaki gerçek gerilim burada.

Türkiye’nin geçim matematiği:

Şimdi rakamları yan yana koyalım.

Net asgari ücret: 28.075,50 TL

4 kişilik ailenin açlık sınırı: 36.939,87 TL

Bekâr çalışanın aylık yaşama maliyeti: 47.758,39 TL

4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı: 120.325,30 TL.

Asgari ücret ile açlık sınırı arasındaki fark artık yaklaşık:

8.864 TL.

Bekâr çalışanın yaşama maliyeti ile asgari ücret arasındaki fark:

19.683 TL.

Bu rakamlar TÜİK verisi değildir; TÜRK-İŞ'in düzenli açlık ve yoksulluk araştırmasının sonuçlarıdır.

Fakat Türkiye'nin geçim tablosunu anlamak için son derece önemli bir göstergedir. TÜRK-İŞ bu araştırmayı 1987'den beri düzenli olarak yayımlıyor.

Yoksulluğun resmi fotoğrafı

Şimdi sendika verisinden çıkıp doğrudan Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî istatistiklerine, yani TÜİK'e bakalım.

2025'te:

Göreli yoksulluk oranı: %13,0

Medyan gelirin %60'ı esas alındığında:

%20,6

Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan nüfus:

%27,9

Çocuklarda:

%36,8

Başka bir ifadeyle:

Her 100 kişiden yaklaşık 28'i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında.

Çocuklarda ise bu sayı:

Her 100 çocuktan yaklaşık 37'si.

Bu artık yalnızca ekonomi değildir.

Bu, çocukların geleceğidir.

Borçlu Türkiye:

TÜİK'in 2025 Yaşam Koşulları verisi daha da sert bir tablo ortaya koyuyor.

Nüfusun %56,4'ünün borcu veya taksit ödemesi var.

Bunun:

%37,7'si: biraz yük

%13,7'si: çok yük hissettiğini belirtiyor.

Yani yaklaşık her iki kişiden biri değil…

Her 100 kişiden 56'sı borç veya taksit taşıyor.

Ve yaklaşık 14 kişi, bu borcun kendisine çok yük getirdiğini söylüyor.

Maaş geliyor.

Borç ödenince maaş gidiyor.

Kira geliyor.

Fatura geliyor.

Market giderleri geliyor.

Sonra yeni maaş bekleniyor.

Bu artık sadece gelir problemi değildir.

Nakit akışı problemidir.

PEKİ KAÇ KİŞİ “AÇ” ?

Burada dikkatli olmak zorundayız.

Türkiye'de TÜİK'in yayımladığı “nüfusun şu kadarı açtır” biçiminde resmî bir açlık oranı yoktur. Bu nedenle burada olmayan bir istatistiği üretmeyeceğim.

Ama TÜİK'in resmi Yaşam Koşulları araştırması bize çok güçlü bir başka veri veriyor:

Nüfusun %35,1'i iki günde bir et, tavuk veya balık içeren yemek masrafını ekonomik olarak karşılayamıyor.

%25,1'i beklenmedik bir harcamayı karşılayamıyor.

%19,6'sı evinin ısınma ihtiyacını ekonomik olarak karşılayamıyor.

%50,5'i evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayamıyor.

Bunlar “açlık oranı” değildir.

Ama hayatın başka bir yüzünü gösterir:

İnsanların neyi alamadığını.

Yoksulluk bazen boş buzdolabı değildir.

Bazen buzdolabının önünde durup:

Zenginliğinde bir yüzü var:

Peki öteki tarafta ne oluyor?

TÜİK'in 2025 gelir dağılımı verilerine göre en yüksek gelir grubundaki %20'lik kesim toplam gelirin yaklaşık %48'ini alırken, en düşük %20'lik kesimin payı %6,4 seviyesinde.

En yüksek gelir grubunun geliri, en düşük gelir grubunun gelirinin yaklaşık 7,5 katı. Bu rakamın anlamı şudur:

Aynı ülkede yaşıyoruz.

Aynı markete gidiyoruz.

Aynı enflasyonu görüyoruz.

Ama aynı hayatı yaşamıyoruz.

Birileri için fiyat artışı daha pahalı bir tatildir.

Birileri için ise sofradan eksilen bir öğündür.

Birileri için konut fiyatıdır.

Birileri için çocuğunun odasından taşınmaktır.

“Borcu olmayan zengin” değil, “Borçsuz hayat” arıyoruz:

Burada önemli bir ayrımı da yapalım.

TÜİK'in yayımladığı kamuya açık veriler, “en yüksek gelir grubundakilerin yüzde kaçı borçlu?” sorusuna doğrudan tek bir oran vermiyor.

Dolayısıyla bunu tahmin ederek yazmak doğru olmaz.

Fakat elimizde şu iki resmî veri var:

En yüksek geliri olan %20 → gelirin yaklaşık %48'ini alıyor.

Nüfusun tamamında borç/taksit oranı → %56,4 .

Bu bize gelir dağılımı ile borçluluğun toplumda aynı anda bulunduğunu gösteriyor.

Fakat “zenginlerin şu kadarı borçlu” diyebilmek için TÜİK'in yayımladığı ayrı bir çapraz tablo gerekir. Buna sahip değiliz.

Köşe yazımda bunu özellikle belirtmek istedim. Çünkü güçlü yazı, abartılı rakamla değil; doğru rakamla güçlüdür.

“Hiç derdi olmayanlar” kaç kişi?

Bunun da resmi bir oranı yok.

TÜİK kimseye:

“Hayatınızda hiç ekonomik derdiniz var mı?” diye tek bir soru sorup böyle bir oran yayımlamıyor.

Yoksulluk sadece sürekli yaşanan bir durum değil.

Bazıları yoksulluk sınırının altında doğuyor.

Bazıları oraya düşüyor.

Bazıları birkaç yıl sonra çıkıyor.

Bazıları ise hiç çıkamıyor.

ASIL SORU: ÇALIŞAN NEDEN YETİREMİYOR?

Çünkü bugün yoksulluğu sadece işsizlerle açıklayamayız.

İşi olan insan da:

ev alamıyor,

çocuk büyütmekte zorlanıyor,

birikim yapamıyor,

borçlanıyor,

tatili erteliyor,

beklenmedik harcamadan korkuyor,

gıdadan kısmak zorunda kalıyor.

TÜİK'in 2025 tüketim harcamaları verisine göre hane halklarının toplam tüketim harcamalarında:

%29,3 → konut ve kira

%20,5 → ulaştırma

%17,3 → gıda ve alkolsüz içecekler payına sahip.

En düşük gelir grubunda ise:

%38,7 → konut ve kira

%29,2 → gıda harcaması yapılıyor.

İkisini topladığınızda:

%67,9.

En düşük gelir grubundaki hanelerin tüketim harcamalarının %67,9'u konut-kira ve gıdaya gidiyor.

Geriye ne kalıyor?

Eğitim.

Sağlık.

Çocuk.

Kıyafet.

Kültür.

Dinlenme.

Tasarruf.

Gelecek.

İşte yoksulluk budur:

İnsanın parasından önce seçeneklerinin tükenmesi.

İlk yazımızda diplomayı konuştuk

Bir nesle:

“Okursan kurtulursun.”

dedik.

Okudu.

Diploma aldı.

Ama iş bulamadı.

Şimdi ikinci gerçekle karşı karşıyayız:

İş bulanda kurtulamıyor.

Çalışıyor.

Ama ev alamıyor.

Çalışıyor.

Ama birikim yapamıyor.

Çalışıyor.

Ama borçlanıyor.

Çalışıyor.

Ama çocuğunun geleceğinden endişe ediyor.

Çalışıyor.

Ama ayın son haftasını hesaplıyor.

Çalışıyor.

Ama yine:

“Bir şekilde yetireceğiz.”

diyor.

Türkiye'nin yeni yoksulluğu tam da burada başlıyor.

İşi olmayan yoksul değil sadece.

İşi olduğu hâlde hayat kuramayan da yoksul.

SON SÖZ

Gece adam yine uyandı.

Bu kez susadığı için değil.

Mutfaktan gelen buzdolabı sesini duyduğu için.

Bir süre karanlıkta oturdu.

Sonra kalktı.

Masadaki faturaları topladı.

Kredi kartının hesap özetine baktı.

Telefonunu eline aldı.

Maaşının yatmasına iki gün kalmıştı.

Hesabında birkaç yüz lira vardı.

Pencerenin önüne geçti.

Sokak sessizdi.

Bir apartman dairesinde bir çocuk uyuyordu.

Başka bir evde bir anne ertesi günün yemek hesabını yapıyordu.

Başka bir evde bir genç iş ilanlarına bakıyordu.

Başka bir evde bir emekli ilaç parasını düşünüyordu.

Ve Türkiye'nin milyonlarca evinde aynı cümle farklı şekillerde söyleniyordu:

“Bir şekilde yetireceğiz.”

Sabah olunca adam yine gömleğini giyecekti.

Yine işe gidecekti.

Yine çalışacaktı.

Çünkü başka yolu yoktu.

İşte insanı en çok yoran da bazen yoksulluk değildir.

Başka bir ihtimal görememektir.

Bir nesle:

“Okursan kurtulursun.”

dedik.

Okudular.

Şimdi çalışanlara:

“Çalışırsan kurtulursun.”

diyoruz.

Çalışıyorlar.

Ama yine yetmiyor.

O zaman artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Çalışmak insanı yoksulluktan çıkaramıyorsa, emeğin karşılığı nereye gidiyor?

Çünkü insanın yalnızca işe ihtiyacı yoktur.

İnsanın hayat kurmaya ihtiyacı vardır.

Çocuğuna güvenle bakabilmeye…

Evine korkmadan girebilmeye…

Ayın sonunu borç almadan görebilmeye…

Hastalandığında yıkılmamaya…

Bir miktar biriktirebilmeye…

Ve çalıştıkça yarının bugünden daha iyi olacağına inanabilmeye…

Bunlar lüks değildir.

Bunlar insanca yaşamanın asgari şartlarıdır.

Bir ülkenin başarısı yalnızca kaç kişinin çalıştığıyla ölçülmez.

Çalışan insanın nasıl yaşadığıyla ölçülür.

Ve eğer bir ülkede insan sabah işe gidiyor, akşam eve dönüyor, maaşını alıyor ama yine de geleceğini kuramıyorsa;

sorun artık insanın çalışmamasında değildir.

Sorun, çalışmanın karşılığının hayat kurmaya yetmemesidir.

Dr. Gökhan ŞAHİN

Kendinize geç kalmayın.