Saf Rakamların Ötesinde Bir Sosyal Travma
Değerli okurlar, bu haftaki yazıma geçmeden önce “Emirteus Prof. Dr. Gülten Kazganın” vefatından dolayı tüm iktisat camiasına baş sağlığı dileyerek başlamak istiyorum. Kazgan hocanın Türk iktisat yazımına en büyük katkılarından biri de salt rakamlardan ziyade iktisadın toplum bilimi olma özelliğinden yola çıkarak analizlere toplum dinamiklerini de katarak daha gerçekçi sonuçlara ulaşmamızda bize öncü ve yol gösterici olmasıydı, bu haftaki yazımda da Kazgan hocanın literatürümüze kattığı bu anlayış ile kamuoyundaki son iktisadi tartışmaları ele alacağım.
Değerli okurlar, uluslararası tecrübelerimde para politikalarının çarklarını, coğrafyaların kalkınma ekonomisi üzerinde kaderini tayin eden analitik modellere bakarken öğrendiğim temel bir gerçek vardı: Ekonomi asla soyut denklemlerden, laboratuvar ortamında üretilmiş steril neo-liberal formüllerden ibaret değildir. İktisat; bir toplumun devletiyle kurduğu güven ilişkisinin, sınıfsal çatışmaların, mutfaktaki tencerenin kaynamasını sağlayan toplumsal reflekslerin ve en önemlisi tarihsel hafızanın tam merkezindedir.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan tartışmalar, bu topraklarda iktisadi aklın ne denli derin bir sığlık ve rasyonalite krizine mahkûm edildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Zafer Partisi Ekonomi Politikalarından Sorumlu Başkanı Fikret ARTAN’ın Ambargo TV’de yaptığı değerlendirmeler, bu enkazın röntgenini çekmesi bakımından son derece kıymetli bir röportajdı. Ancak iktisadının toplum bilimi süzgeciyle baktığımızda, mesele sadece mevcut siyasi iktidarın beceriksizliğinden ibaret değildir; çok daha derin bir tarihsel-yapısal krizle karşı karşıyayız.
Cevdet Yılmaz’ın "Yastık Altı" Yanılgısı ve Toplumsal Güvensizlik
İktidar kanadının, yastık altında olduğu varsayılan 500 milyar dolarlık altın ve dövizin sisteme kazandırılmasıyla risk primlerinin düşeceğine dair ezberi, teorinin temel kusurlarından biridir: Sermaye akışkanlığı, rasyonel güven iklimi var olduğu sürece anlam kazanır.
Fikret ARTAN’ın da haklı olarak vurguladığı gibi, yastık altındaki paradan medet ummak, son altı yıldır uygulanan ağır istikrar programının iflasının tescilidir. Ancak meseleyi sadece bir "kaynak yaratma" refleksi olarak okumak eksik kalır ve eksiktir. Halkın dişinden tırnağından artırıp yastık altına sakladığı o altınlar; bu ülkenin insanının devlete, bankacılık sistemine ve mülkiyet güvencesine karşı geliştirdiği rasyonel bir savunma mekanizmasıdır. Yüzyıllardır enflasyonist travmalarla, devalüasyonlarla, gece yarısı kararnameleriyle mülksüzleştirilen bir toplumun, finansal sisteme duyduğu bu derin güvensizliği "vatanseverlik" çağrılarıyla ya da zorlama maliye politikalarıyla gidermek mümkün değildir. İktisadın bize gösterdiği ise belirsizliğin hâkim olduğu bir piyasada, rasyonel aktörler likit kalmayı tercih eder. Halkı suçlamak yerine, devleti ve finansal mimariyi yeniden güvenilir kılmak zorunluluğunu unutmamak gerekir.
Yapışkan Enflasyon ve Dış Ticaretin Kısır Döngüsü
Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın enflasyonu "%70’lerden %30’lara indirdik" söylemi, bizzat iktidarın kendi yarattığı yangını söndürdüğü iddiasıyla övünmesinin absürt bir tiyatrosudur. ARTAN’ın da altını çizdiği üzere; %31,75 bandına sıkışan ve %30’un altına düşmeyen bu oran, ekonomide yapısal bir nitelik kazanan "yapışkan enflasyon" gerçeğidir. Burada temel sorun, üretim yapımızın kökünden ithalata bağımlı hale getirilmiş olmasıdır. Türkiye, ihracat yapabilmek için ara malı ve enerji ithal etmek zorunda kalan bir açık ekonomi konumundadır. Dövizi baskılayarak sanal bir büyüme yaratmaya çalışan neo-liberal modeller, kalıcı bir fiyat istikrarı sunamaz. Faizleri manipüle ederek ya da döviz kurunu bir çapa gibi kullanarak enflasyonu düşürmeye çalışmak, kanaması olan bir hastaya aspirin vermek gibidir. Ödemeler dengesi krizini göze alamadıkları için dövizi serbest bırakamayan, ancak bu baskı mekanizmasıyla da sanayiyi boğan bir ikili açmazla karşı karşıyayız.
Planlı Kalkınma ve DPT’nin İhyası
Fikret ARTAN’ın Zafer Partisi adına, iktidara geldiklerinde ilk gün Devlet Planlama Teşkilatı’nı (DPT) yeniden kuracaklarını ve 18 aylık acil bir program uygulayacaklarını belirtmesi, heterodoks kalkınma iktisadının kaçınılmaz gereğidir. 1980 sonrasında "piyasa her şeyi çözer" masalıyla tasfiye edilen planlama kültürü, Türkiye’yi pusulasız bir gemiye çevirmiştir. Ekonomi, bir karar alıcının iki dudağının ucundan çıkan anlık talimatlarla yönetilemez. Ancak burada kritik bir durum söz konusu o da 1980’lerden bu yana ranta, inşaata ve dış borçlanmaya dayalı olarak beslenen komprador sermaye yapısının bu planlama iradesine göstereceği tavır ne olacak ve bu nasıl çözüme kavuşacak. DPT’yi sadece teknik bir bürokrasi olarak değil, ulusal kalkınmanın ve halkçı bölüşümün omurgası olarak diriltmek zorundayız. 18 aylık acil program, dar gelirliyi, emekliyi ve gıda enflasyonu altında ezilen kitleleri koruyan radikal kamucu müdahalelerle desteklenmelidir.
Ücret-Enflasyon Sarmalı ve Gerçek Çözüm
Bugün toplumun en büyük yarası, 17 milyonu bulan emeklinin ve asgari ücretlinin insan onuruna yaraşır bir yaşamdan mahrum bırakılmasıdır. İktidarın seçim ekonomisi kaygısıyla gündeme getirdiği, ancak bütçeye getireceği yükten korkarak ertelediği ücret artışları (ki bu bir bütçe meselesi değildir kamu maliyesi açısından bir bilanço balans işlemidir), mevcut rant ekonomisinde bir enflasyon-ücret sarmalına dönüşme riski taşır.
Ancak çözümü emeklinin maaşını kısmakta aramak, iktisadi cinayettir. İktisadi açıdan talep yaratmadan, halkın alım gücünü artırmadan kalkınma olamaz. Kaynak yok söylemi ise içi tamamen boş bir argümandır, mesele kaynağın varlığı değil, bu kaynağın ranta mı yoksa üretime ve emeğe mi aktarıldığı meselesidir. Yani politik bir meseledir.
Fikret ARTAN’ın da vurguladığı gibi, Türkiye’nin önünde bir yıllık dar bir zaman dilimi kalmıştır. Bu enkazdan çıkış; saf rakamların ihtişamına kapılmadan, halkın mutfaktaki yangınını dindiren, yüksek katma değerli üretime dayanan ve DPT disipliniyle yeniden ayağa kalkacak planlı bir iktisadi dönüşümle mümkündür. İktisat, halk için yapılır; halkın sırtından binen rant çarklarını kırmak ise bu ülkenin iktisatçılarının ve siyasetçilerinin boynunun borcudur.