Değerli okurlar, geçtiğimiz günlerde Bursa’da Emeklilikte Adalet Derneğinin yaptığı basın açıklaması, aslında uzun süredir görmezden gelinen derin bir toplumsal yaranın, bir çığlığın ifadesiydi: "Bu bir talep değil, adalet meselesi!" Emeklilikte Adalet Derneği (EMADDER) öncülüğünde meydanlara taşınan kademeli emeklilik çağrısı, yalnızca teknik bir mevzuat düzenlemesi ya da bütçe içi bir aktarım sorunu değildir. Bu, iktisat çerçevesinden baktığımızda, makroekonomik istikrarın temeli olan "sosyal sözleşmenin" ve "çalışma barışının" nasıl zedelendiğinin en somut kanıtıdır. Yıllarca çok uluslu kurumlarda para politikaları, kur rejimleri ve kalkınma iktisadı üzerine çalışmış bir uzman olarak, ana akım (ortodoks) iktisadın bu meseleye yaklaşımındaki körlüğü gayet iyi biliyorum.
Neoliberal iktisat okulu, emeklilik haklarını ve sosyal güvenlik harcamalarını bütçe üzerinde bir "yük", mali disiplini bozan birer "kara delik" olarak görme eğilimindedir. Mevcut hükümetin ekonomi politikaları da geçmiş açıklamalarında emeklilere ve emekçilere karşı bakışını defalarca kez dile getirmiş, seçim dönemlerine gelindiğinde sadece emeklileri hatırlamaktan öteye geçmemişti, önceki yazılarımda da sıklıkla vurguladığım politik tercihin rantiye tercihinin bir meselesi olarak görmeye devam etmektedir. Oysa kalkınma ekonomisinin bize öğrettiği en temel gerçek şudur: “Ekonominin nihai amacı rakamları denkleştirmek değil, insan onuruna yakışır bir yaşam standardı ve toplumsal refah üretmektir.”
Bir Günlük Farkla 17 Yıl: Yapısal Adaletsizlik
8 Eylül 1999 öncesi ve sonrası sigorta girişleri arasında yaratılan ve sadece bir günle insanların emeklilik yaşını 17 ila 20 yıl geciktiren mevcut sistem, sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Bir ekonomide hukuki öngörülebilirlik ve çalışma hayatındaki adalet mekanizmaları çökerse, o ekonomi için iç talep de üretim motivasyonu da kayıt dışılıkla mücadele de baltalanır. İnsanlar sisteme olan güvenini kaybettiğinde, sosyal güvenlik sistemi yapısal bir krize sürüklenir. Dolayısıyla Bursa'dan yükselen kademeli emeklilik talebi, bütçeden pay kapma yarışı değil; anayasal bir hak olan "ölçülülük ve eşitlik" ilkesinin iktisadi hayata iade edilmesi talebidir.
Enflasyon Vergisinin Altında Ezilen Kitleler ve Erimiş Bir TL
Gelelim meselenin diğer hayati boyutuna: Mevcut emeklilerimizin durumu ve Türk lirasının yaşadığı sistematik değer kaybı. İçinde yetiştiğimiz ve alışılagelmiş o anaakım iktisat dayatması teorisyenlerin kusursuz matematiksel denklemlerle sunduğu o ortodoks ezberlerin, gerçek dünyada nasıl birer toplumsal yıkım makinesine dönüştüğünü çıplak gözle gördüm ve gözlemliyorum. Bugün ülkemizde uygulanan ve ekonomiyi sadece faiz-kur kıskacına sıkıştıran o kör iktisadi saplantı, yapısal reformları lüks gören sığ anlayışıyla bu toprakları kronik bir enflasyon cinnetine ve sistematik kur şoklarına mahkûm etmiştir.
Açık konuşalım: Türkiye gibi devasa bir potansiyele sahip bir ülke, neoliberal dogmaların ve statükocu ekonomi elitlerinin laboratuvarı haline getirilmiş; milyonlarca insan hak ettiği insanca yaşamdan koparılarak bu ağır enkazın altında bilerek ve isteyerek ezilmektedir. Paranın satın alma gücünün bu denli vahşice ve pervasızca yok edilmesi, piyasa dinamikleriyle açıklanabilecek bir ekonomik talihsizlik değildir. Bu, finansal kapital egemenlerin faturasını sessiz yığınlara kestiği, dar gelirlinin, işçinin ve emeklinin boğazındaki son lokmaya göz diken, tarihin en ahlaksız, en gizli ve en organize soygunu olan Enflasyon Vergisinin yansımasıdır. Bu vergi, zengini daha zengin yaparken, ömrünü bu ülkeye vermiş emekliyi market rafları önünde çaresizliğe mahkûm eden, parayı pul ederken toplumsal vicdanı da un ufak eden bir sistem suçudur. Bugün Türkiye’de milyonlarca emekli, aldıkları aylıklarla temel gıda maddelerine, kiraya ve asgari yaşam maliyetlerine yetişemez hale gelmiştir. TL'nin her geçen gün yabancı paralar ve reel fiyatlar karşısında değer kaybetmesi, sabit gelirli bu kitlenin birikimlerini ve refahını doğrudan eritmektedir. İktisat literatüründe çok iyi bilinir ki; enflasyonist ortamlarda sermaye sahipleri varlıklarını koruyacak finansal enstrümanlara erişebilirken, emekliler ve işçiler bu korumadan yoksundur. Sonuç, gelir adaletsizliğinin (Gini katsayısının) korkunç boyutlara ulaşması ve orta sınıfın tamamen yok olmasıdır.
Ne Yapmalı? Bir Reçete
Mali disiplin uğruna toplumun en kırılgan kesimlerini kemer sıkma politikalarıyla ezmek, kalkınmayı değil ekonomik durgunluğu ve toplumsal çöküşü beraberinde getirir. Finansal istikrar, yalnızca bankaların rasyolarını düzeltmekle ya da merkez bankası rezervlerini parlatmakla sağlanmaz; gerçek finansal istikrar, hane halkının borçluluk sarmalından kurtulması ve geleceğe güvenle bakabilmesiyle başlar. 1999 ve 2008 arası işe girişliler için hakkaniyetli, bütçe imkanlarının adil dağılımına dayanan ve çalışma barışını yeniden tesis edecek bir kademeli geçiş planı derhal devreye alınmalıdır. Emekli maaşları, çarşı-pazardaki gerçek enflasyonu ve ekonomik büyümeyi (refah payını) yansıtacak şekilde köklü bir reformla yükseltilmelidir. TL'nin itibarını ve satın alma gücünü koruyacak makro-ihtiyati tedbirler alınmadan, sadece nominal ücret artışları pansuman tedbir olmaktan öteye gidemez. Vergiyi tabana değil, tavana yayan; ranta ve servete dayalı adil bir vergi sistemiyle sosyal güvenlik sisteminin finansmanı güçlendirilmelidir.
Sonuç olarak; Bursa’daki işçinin, emeklilik hayali çalınan milyonlarca çalışanın ve ay sonunu getiremeyen emeklinin sorunu ortaktır. Bu sorun, makroekonomik önceliklerin insandan yana mı, yoksa sadece soyut finansal göstergelerden yana mı belirleneceği tercihidir. Defalarca kez dile getirdiğim; emekten yana mı olacaksınız sermayeden yana mı? Sorusuna cevap artık kesin bir dille vurgulanmalıdır. Unutulmamalıdır ki; insanı yaşatmayan bir ekonomik modelin, hangi uluslararası kurumun raporunda olursa olsun, başarı şansı yoktur.