Değerli okurlar, geçtiğimiz hafta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Para Politikaları Kurulu kararı açıklandı. Bu karar neticesinde politik faiz %37 seviyesinde sabit kaldı. Kararın sabit kalması klasik iktisat çevrelerine göre “enflasyonla mücadelede kararlılık ve ihtiyati duruş olarak değerlendirildi. Her ne kadar klasik iktisat dogması açısından bu karar doğru olarak değerlendirilse de bu karar, eksik teşhisin hatalı reçetelerin ürünüdür. Daha önceki açıklamalarımda vurguladığım gibi “Yanlış Teşhisle Tedavi Olmaz” doğal olarak sorunu doğru tespit edemediğimizde uygulanan reçetede tedavi yöntemi de yanlış olmaya ve ekonomide daha büyük yaralar açmaya mahkumdur. Bu hatalı teşhis ve araç seti tercihi iktisatın temeli olan “toplum bilimi” ve “toplumsal refah” ilkelerinden ve özelliklerinden uzak kalmaktadır. Neticesinde izlenilen bu set ve politik tercih toplumsal maliyet ve refahı göz ardı eden klasik dogmadan öteye gidememekte ve sorunlara çözüm üretmek şöyle dursun her gecen gün sorunları daha da artmasına ve bozulmasına neden olmaktadır.
Maliyet Enflasyonu ve Faiz Baskılaması
Değerli okurlar, klasik iktisat enflasyonun esas olarak “aşırı talep” üzerinden okur, bu okumada aşırı talebi baskılamak adına “faiz” aracını kullanır böylelikle ekonomideki aşırı talep faiz arttırımı ile baskılanır bu da reel ekonominin soğuması demektir. Bugün ülkemizde izlenilen faiz sarmalı da tam da bu reçetede olduğu gibi faiz üzerinden ekonomiyi soğutmak üzerine uygulanan politik tercihtir. Halbuki siz yukarıda da ifade ettiğim gibi sorunu doğru teşhis edemezseniz izleyeceğiniz politika ve politika araçlarının da başarıya ulaşamadığını görürsünüz. Bakınız “13-05-2026 Rakamlar Gerilerken Hayat Neden Ucuzlamıyor?” başlıklı yazımda da bu duruma değinmiştim. Şimdi ise tekrar ediyorum politik karar alıcılar enflasyona zemin hazırlayan ana sorunlara odaklanmazlarsa, yapısal ve dağıtımsal sorunları ele alan reçeteler üretemezlerse bu sorunlar artarak devam edecektir. Türkiye de bugünkü enflasyonun ana sebebi aşırı talep değil tam tersi dışa olan bağımlılık ve üretim için gerekli olan temel girdiler maliyetleri üzerinden gerçekleşmektedir bu bağımlığa ek olarak ekonominin dış borç bağımlılığı, tam istihdamın hedeflenmemesi de eklendiğinde aslında yapısal olan ve bu enflasyona zemin hazırlayan ana sorunları ortaya çıkarmaktadır.
Öncü Veriler ve Karar Metnindeki İtiraf:
Merkez Bankası tarafından yayınlanan Para Politikası Kurulu Kararına ilişkin metinde “Enflasyonun ana eğilimi, haziran ayında sınırlı bir miktar gerilemiştir. Öncü veriler ana eğilimin temmuz ayında geçici olarak yükseleceğini ima etmektedir. Jeopolitik gelişmeler eşliğinde artan belirsizlikler neticesinde enerji fiyatları yeniden yükselme eğilimine girmiştir” ve “Yakın döneme ilişkin veriler iç talepteki zayıf seyrin belirginleştiğine işaret etmektedir. Jeopolitik gelişmelerin maliyet kanalı, iktisadi faaliyet ve beklenti kanalı üzerinden enflasyon görünümüne etkileri yakından takip edilmektedir.” Şeklinde ifade etmektedir. Yani TCMB; jeopolitik risklerin enerji fiyatlarındaki oynaklığın ve kur geçişkenliğinin enflasyonun ana belirleyici olarak kabul etmektedir. İşte tam bu nokta eksik teşhisin ve ona bağlı hatalı politik aracın ürünüdür
NEDEN?
Zira Türkiye Ekonomisi maliyet yönlü ve ithalata bağımlı bir yapıya sahip bir modeldir. Temelde üretimin devamlılığı için gerekli olan enerjiyi dahi ithal ettiğimizi 21. Yüzyılda halen daha orta teknolojili emek yoğun üretim yapısına sahip bir modelde olduğumuzu hatırlatırım.
Değerli okurlar, ekonomiye ilişkin en yalın en saf teşhis ve röntgeni bu şekilde çektiğimizde ise Merkez Bankası Politik Faiz kararını %37’de sabit tutarak iç talep üzerinden ilerlemek ve ekonomiyi soğutmaya çalışarak enflasyonu düşürmeyi veyahut “Dezenflasyon Programı” gibi araçları sürerek bu işi çözemez. Bu oran ve dışa bağımlılık devam ettikçe ekonomi politiği rantiye ve finansal sektörler üzerinden kurgulandıkça ve politik karar alıcılar tam istihdamı hedeflemediği sürece sorun devam edecek, şirketlerin finansman maliyetleri, borçlanma ilişkileri artacaktır, sermaye maliyetlerini üretilen mal ve hizmete yansıtarak kar elde etmek isteyen ve karı maksimize etmek adına en büyük girdi- maliyet kalemi olan işletmeler bu kalemi kısabilmek adına işçi çıkaracak böylelikle de hem enflasyon hem de işsizlik oranlarının artmasına ve bu durumu içinden çıkamaz bir sarmala dönüştürecektir. Enflasyona karşı izlenen para politikası neticesinde faiz artışı da eklendiğinde ekonomideki bu yangın daha da körüklenirken politik araç toplumun refahına değil salt rantiye ve finans kesiminin karına doğru akacaktır. Bugüne kadar yapılan kamuoyu araştırmalardın da görüldüğü üzere artık Türk halkının ne ekonomiye ne de olası bir iktidar değişikliğinde yeni gelen iktidarın ekonomiyi düzeltebileceğine olan inancı kalmamıştır. Bu durum artık toplumun ekonomiye olan güvenin ne derece zedelendiğini gözler önüne sermektedir.
Faiz ve Rant Sarmalında Para İlişkisi
Değerli okurlar bu kısım biraz daha iktisadın bilimsel niteliklerine göre yazılmıştır ancak bunu mümkün olduğunca basite indirgeyerek kavramlar ve iktisat terminolojisi ile sizi boğmamaya özen göstereceğim. Klasik iktisat anlayışına göre para bir değişim aracıdır ve uzun vadede reel ekonomik değişkenler üzerinden etkisi yoktur. Sadece fiyatlar genel düzeyini belirler burada da merkez bankaları para arzını dışsal değişken olarak değerlendirir. Yani para arzını doğrudan ve tamamen tek yetkili olarak kontrol eden otoritedir bir nevi musluk görevi görerek dönemler içerisinde vanayı açıp kapatarak bu para arzını kontrol eder. Bu para arzının artması yani musluğun fazla açılması enflasyonu doğurur. Ancak para arzı klasik anlatıda olduğu gibi dışsal bir faktör değil tamamen içsel bir faktördür. Bankalar önce kredi talebini toplar ardından topladıkları bu talebe karşılık yoktan parayı yaratır, yani klasik dogmada anlatıldığı gibi banka önce mevduat toplayıp kredileri bu topladıkları mevduatlardan vermezler. Burada ise merkez bankalarının rolü politika faizi ile bankların verdikleri kredilerden sonra yasal zorunluluk/rezerv gereksinimlerini karşılamaktır. Grafiksel olarak bakıldığında da para arzı ekonomideki kredi ve likidite talebine göre artar. Ekonomideki güven ve talep artışı doğal olarak bu arzın artması demektir.
Merkez Bankası politik faiz kararı bu şekliyle de eksiktir, ayrıca yüksek faiz veya faizin sabit tutulması bu parasal mekanizmayı feda eder. Üretim, yatırım ve inovasyona olan yatırım taleplerini boğar, rantiyeye ve finans kesimine yüksek korumalı getiri sağlamaktan öteye geçemez. Üretime yönelik yatırım maliyeti arttığından, kapasite artışı ve bu artışın paralelinde arz esnekliği sağlanamaz bu durumda orta vadede enflasyonu daha da kalıcı hale getirdiği gibi enflasyonun atalet kazanmasına da zemin hazırlar.
Faizin %37 bandında kalması bunun beraberinde yüksek borçlanma maliyeti, ulusal gelirin emekten ve üreticiden rantiye ve finans kesimine akması yani gelir adaletsizliğine neden olur ki iktisat yazımında biz bunu “Gini Katsayısı” ile görebiliyoruz. Bu transfer yani emekten ve üretimden finans-rantiyeye olan dönüşüm toplumun geniş kesimlerinin, artan fiyatlar, yüksek yaşam maliyetleri altında ezilmesi ile olurken rantiye ve finans sektörleri için karını koruma veya aşırı değerlenmesi ve aşırı kar elde etmesi olarak yansır. Kısacası iktisatın yine politik tercihlerden ibaret olduğunu görüyoruz. Bu transferlerden oluşan dönüşüm “Ücret-Fiyat” sarmalından ziyade “Faiz -Maliyet-Fiyat” sarmalı yaratarak yapısal bozulmaya neden olur ve yapısal bozukluk olarak değerlendirilir.
Değerli okurlar bu haftaki yazımı burada noktalarken önümüzdeki hafta bu yazının devamı niteliğinde olan Sıcak para ve Döviz Bağımlılığına değineceğim