Değerli okurlar, kariyerime uluslararası özel nitelikli finans kurumlarında yani küresel sistemin merkezinde başladım. Bu kurumlarda görev yaptığım yıllar boyunca, finansal sistemin teoride kusursuz ve steril görünen makroekonomik modellerinin gerçek hayatın dinamikleriyle ne denli sert bir şekilde çatıştığını bizzat gözlemledim. Para, kur ve kalkınma politikaları üzerine yürüttüğüm çalışmalarda, serbest piyasa dogmasının kâğıt üzerinde tutarlı görünen ancak toplumsal gerçekliğin sınırlarında hızla çözülen yapısını defalarca analiz etme imkânı buldum. Anaakım ortodoks iktisadın iddia ettiğinin aksine, ekonomik süreçlerin sadece matematiksel denklemlerden ibaret olmadığını, insanı ve üretimi merkeze alan bir ekonomi perspektifinden, çerçevesinden bakılması gerektiğini bu pratik tecrübelerle kavradım.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’dan gelen kıymetli bir uzman heyetiyle birlikte, ülkemizin batıya açılan kapısı olmasının yanı sıra tarımsal üretim açısından da son derece stratejik bir merkez konumunda bulunan Edirne’de bir dizi yerel ziyaret gerçekleştirdik. İl merkezi ve ilçelerde yaptığımız temaslarda, bir iktisatçı gözüyle, küresel ölçekte teorisini tartıştığımız yapısal krizlerin sahadaki somut ve çıplak yansımalarını bir kez daha gözlemledim.
Ziyaretlerimizde bir araya geldiğimiz bölgedeki birlik, oda ve kooperatif temsilcileriyle yaptığımız görüşmelerde hem tarım sektörünün hem de Türkiye ekonomisinin genelinin kronikleşmiş yapısal sorunları kapsamlı biçimde ele alındı. Sahadan yükselen bu feryatlar ve yapılan hayati değerlendirmeler, aslında makro düzeyde uzun süredir devam eden kurumsal körlüğün açık bir özeti niteliğindeydi. Bu temaslar esnasında karşımızda beliren tablo; sanayiden tarıma, lojistikten işgücü piyasasına kadar uzanan makro düzeydeki bir koordinasyon çöküşü ve topyekûn bir planlama eksikliğidir.
Bu derin krizden çıkış için, özellikle 2008 Küresel Finans Krizinden (Mortgage Krizi) sonra anaakım iktisadın açıklamakta en çok zorlandığı ve sert çatışmaların merkezinde yer alan o meşhur "görünmez el" teorisine daha fazla bel bağlayamayız. Bireylerin sadece kendi çıkarlarını gözeterek toplumsal refahı kendiliğinden sağlayacağı varsayımı, sahadaki gerçeklikle tamamen çürümüştür. Bu nedenle, 2011 yılında çeşitli bahaneler ile tasfiye edilen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), bugünün küresel ve yerel şartlarına uygun, dinamik ve bir vizyonla derhal yeniden hayata geçirilmelidir.
Ziyaretlerimiz sırasında bölgedeki bir birlik/kooperatifin Yönetim Kurulu Başkanı’nın en çok feryat ettiği ve bir iktisatçı olarak beni de en çok yaralayan konu, kooperatiflerin yasal ve finansal mevzuatta adeta birer "tacir" gibi işlem görmeye zorlanmasıydı.
Klasik iktisat mantığı; kâr amacı gütmeyen, toplumsal dayanışmayı ve üreticiyi korumayı esas alan kooperatif modellerini de vahşi piyasa aktörleriyle aynı teraziye koyar. Oysa kooperatifler bir anonim şirket değildir; tam tersine kooperatiflerin asli misyonu kârı maksimize etmek değil, toplumsal refahı ve katma değeri tabana yaymaktır. Kooperatifleri sıradan birer tacir gibi vergilendirdiğinizde, aynı ağır ticari yükümlülüklerle cendereye sıkıştırdığınızda ve finansmana erişimde devasa holdinglerle aynı kriterlere tabi tuttuğunuzda üretimi doğrudan baltalarsınız. Bu durum, piyasa mekanizmasının sosyal sermayeyi ve üretici ağlarını yok etmesine göz yummaktır. Kooperatifler tacir değildir; üreticinin kalkanı, ülkenin arz güvenliğinin garantörüdür. Onları piyasanın acımasız kurallarına terk etmek, iktisadi açıdan da çok büyük bir yapısal hatadır.
İşte tam bu noktada, yine kıymetli Yönetim Kurulu Başkanı’nın sahada bir reçete olarak önümüze koyduğu o hayati kavram devreye giriyor: "Kalkınmada Öncelikli Kurum."
Bu kavram üzerine düşündüğümüzde, bir iktisatçı olarak uygulamasının ve başarısının nasıl olacağına dair net bir varsayım ortaya koyabiliriz: Kalkınmada öncelikli kurum; tarımsal üretimi örgütleyen, sanayi girdisini yerlileştiren, kırsal kalkınmayı ve istihdamı yerinde tutan kooperatif ve birliklerin, devlet katında stratejik ve imtiyazlı ortak olarak kabul edilmesi şeklinde olmalıdır.Eğer bir yapı kâr peşinde koşmuyor, aksine ülkenin gıda egemenliğini, endüstriyel hammadde akışını ve bölgesel dengesini koruyorsa; bu kurumlara özel vergi muafiyetleri, düşük faizli ve uzun vadeli kalkınma kredileri sağlanmalı, mevzuat yükleri hafifletilmelidir. Ancak bu stratejik tanımı yapacak, bu kurumları koruma kalkanına alacak makro bir akla, yani Devlet Planlama Teşkilatı gibi üst düzey bir planlama kurumuna ihtiyacımız var. Günübirlik kararnamelerle ya da sadece Merkez Bankası'nın faiz enstrümanıyla kooperatifleri de tarımı da sanayiyi de kurtaramayız.
Yıllarca gelişmekte olan ülkelere dayatılan ekonomik reçeteler, devletin ekonomideki rolünü küçültmeyi vadetti. Oysa bugün Devlet Planlama Teşkilatı’nın eksikliği, Türkiye genelinde kronik yapısal krizleri her gün daha da derinleştirmektedir: Başta tarım ve ham sanayi girdileri, doğası gereği yüksek risk ve belirsizlik barındırır. Üreticiyi tamamen serbest piyasa fiyat mekanizmasına teslim ettiğinizde, bir yıl herkes tek bir ürüne yönelir ve ürün tarlada/depoda kalır; ertesi yıl kimse ekmez ki buna en güzel örnek ülkemizdeki patates ve soğan olacaktır, ekimin olmadığı ve talebi karşılamadığı durumda ise kıtlık ve enflasyon patlar. Fiyat istikrarı, sadece kur ve faiz politikalarıyla değil, arzın uzun vadeli planlanmasıyla başlar. Başka bir açıyla baktığımızda Devlet Planlama Teşkilatı, Batı Anadolu’dan Doğuya, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar tüm bölgelerin sorunlarını ve güçlü yönlerini tek bir potada eritip makro kararlar alıyordu. Bugün ise bölgesel dinamiklerden kopuk, günübirlik ve parça başı teşviklerle devletin kısıtlı kaynakları heba ediliyor. Asıl can alıcı nokta ise üretimin sadece ekonomik bir faaliyet olarak görülmesi halbuki gıda egemenliği, toplumsal ve milli güvenlik meselesidir, DPT’nin varlığı bu noktada ekonomik büyümeyi toplumsal adalet ve bölüşüm dinamikleriyle birlikte kurgulayan bir koordinasyon merkezi olmasıydı, bu merkez tasviye edilince doğal olarak sosyal refah dengesi de sarsıldı.
Ortodoks iktisatçılar bize sürekli devletin küçülmesini vaaz ederken, batı merkezli kapitalist devletler de dahil olmak üzere dünyanın başarılı kalkınma hikayeleri tamamen stratejik planlamaya dayanmaktadır. Benim de uluslararası çalışmalarımda yakından analiz ettiğim örnekler ve daha lisans öğrencisiyken ülke analizini yaptığım ve Dünyada Birleşmiş Milletler gözetiminde kurulan ve 1960'larda sefalet içinde bir tarım toplumu olan daha can alıcı kısmı kurulduğunda kendi vatandaşını dahi besleyecek kadar pirinç üretemeyen Güney Kore’yi bugün bir teknoloji devine dönüştüren güç, bu güç, serbest piyasa değil, DPT’nin muadili olan EPB’nin beş yıllık kalkınma planlarıydı. Devlet, kaynakları stratejik sektörlere ve kooperatiflere kanalize ederek bu mucizeyi gerçekleştirdi. Diğer yandan batı da ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa var, Fransa bu süreçte kurduğu planlama komiserliği eliyle kamu ve özel sektörü ortak bir ulusal kalkınma hedefinde buluşturdu ve bu sayede küresel bir aktör haline geldi. En canlı örnek ise bugün Çin’in küresel üretimdeki dominasyonu, makro ve mikro planlama entegrasyonunu kusursuz yürüten bu komisyonun stratejik aklının bir sonucudur. Belki buraya Alman Ekonomi Mucizesini de dahil edebiliriz, yani kısaca Planlama Teşkilatlarının önemine vurgu yaparken verdiğimiz örneklerin sayısını çoğaltmamız çok daha kolay. Ancak örnekler ne kadar çok olursa olsun değişmeyen şey, ekonomik krizlerin faturasını sadece vatandaşın sırtına yükleyen bu ortodoks körlük.
Bu öyle bir körlük ki ülkemizde taşradaki yangının eninde sonunda metropolleri de kavuracağını göremez. Toprağı ve üreticiyi küstüren plansızlık; İstanbul’un market raflarında enflasyon, Ankara’nın bütçesinde cari açık, Anadolu’nun kılcal damarlarında ise sosyal çözülme olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Türkiye özelinde kronikleşen bu makroekonomik tıkanma, lokal pansumanlarla ya da parça başı sektörel paketlerle geçiştirilebilecek bir aşamayı çoktan geçmiştir. Bugün ülkenin batısından doğusuna, sanayi havzalarından tarım ovalarına kadar her üretim hücresi, fiyatlama yeteneğini kaybetmiş ve piyasanın spekülatif dalgaları arasında yönünü yitirmiştir. Kim ne derse desin gerçekçi olmak zorundayız finansal istikrar dediğimiz olgu, sadece merkez bankalarının toplantı salonlarında, faiz koridorlarının dar sınırlarında ya da yapay döviz müdahalelerinde inşa edilemez. Ortodoks iktisadın iddia ettiğinin aksine kalıcı fiyat istikrarı ve sürdürülebilir büyüme, finansal piyasaların illüzyonlarında değildir, üreticinin yarınına duyduğu güvende, sanayicinin ithal girdiye bağımlı olmayan yerli tedarik zincirinde ve devletin makroekonomik koordinasyon kabiliyetindedir. Eğer para ve kur politikalarınızı, ülkenin reel üretim haritasıyla ve toplumsal gerçekliğiyle senkronize etmezseniz, atacağınız her finansal adım yapısal arz şoklarının duvarına çarparak paramparça olmaya mahkumdur.
Tarihsel ve toplumsal sorumluluğumuzun bir gereği olarak, o büyük ve kaçınılmaz çağrıyı Türkiye’nin tamamı için yineliyorum: Bu ülke, kervanın yolda düzüleceği mantığıyla, günübirlik kararlarla ve parça başı politikalarla yönetilemeyecek kadar devasa bir ekonomik potansiyele ve karmaşık bir sosyolojiye sahiptir. Dağılan ekonomik hafızayı toplamak, kooperatifleri piyasa vahşetinden koruyup "Kalkınmada Öncelikli Kurum" statüsüyle asli unsuru yapmak ve topyekûn bir toplumsal refah inşa etmek için vizyoner bir hamleye ihtiyacımız var. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT); çağın dijital, yeşil ve emekten yana olan kalkınma modelleriyle yeniden harmanlanarak, yapısal dönüşümün amiral gemisi olarak derhal ve güçlü bir şekilde yeniden kurulmalıdır.
Görünmez El Teorisi en yalın hali ile serbest piyasa ekonomisinde bireylerin kendi çıkarlarını gözeterek hareket ederken, piyasadaki arz ve talep mekanizmaları sayesinde toplumsal refaha ve kamu yararına da katkıda bulunduklarını savunan ekonomik bir kavramdır