Değerli okurlar, bu haftaki yazımda geçtiğimiz hafta da ifade ettiğim sıcak para ve döviz bağımlılığına değineceğim. Bu sıcak para ve dövize olan bağımlılığımızı gelin önce tarihsel bir süzgeçten geçirerek incelemeye alalım.
Türkiye ekonomisi, Cumhuriyet tarihinin başından bu yana büyüme, sermaye birikimi ve dış denge üçgeninde yapısal sancılarla boğuşmuş bir ekonomidir. Öncü dönem olarak Demokrat Parti iktidarı ile başlasa da 1980 sonrası dönemde, özellikle de 1989 yılında atılan Karar 32 ile sermaye hareketlerinin tam anlamıyla serbestleştirilmesi, ülkenin kaderini küresel finans kapitalin dalgalarına teslim etmiştir.
Bugün Türkiye ekonomisinin en temel yapısal açmazı olan döviz kuru kıskacı ve sıcak para (portföy yatırımları) bağımlılığı, iktisadi yazında sıklıkla ortodoks politikaların arkasına sığınılarak geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Oysa ana akım iktisadın "piyasalar dengesini bulur" varsayımıyla hareket eden bu yaklaşım, ülkede yaşanan krizlerin kökenini açıklamaktan uzaktır. Türkiye gibi çevre (gelişmekte olan) ekonomilerin krizlerini anlamak için, para piyasalarını reel ekonomiden kopuk görmeyen, belirsizlik kavramını merkeze alan ve döviz kurunu sadece bir fiyat değil bir "sınıfsal çatışma ve maliyet unsuru" olarak ele alan iktisadi bakışın analitik araçlarına acilen ihtiyaç vardır.
Tarihsel Arka Plan
Türkiye’nin dış finansman modeli tarihsel olarak iki büyük kırılma noktasına sahiptir:
* 1923–1980 (İthal ikameci ve devletçi dönem): Bu dönemde dış ticaret sıkı devlet kontrolü altındadır. Kambiyo kontrolleri mevcuttur ve döviz kıtlığı, "döviz yokluğu" gerekçesiyle ithalat kısıtlamaları ve rasyonel planlama ile yönetilmeye çalışılmıştır. Büyüme finansmanı dış borçtan ziyade iç tasarruflara ve kamu yatırımlarına dayandırılmıştır. Ancak Demokrat Partinin gelişi ve devamında ki 1970’lerin sonundaki 1. ve 2. Petrol Şokları, ithal ikameci modelin ara malı ve enerji ithalatındaki dışa bağımlılığını ifşa etmiş, ilk büyük borç krizini tetiklemiştir.
* 1980 Sonrası ve 1989 Kırılması (Neoliberal dönüşüm): 24 Ocak 1980 kararlarıyla dışa açık büyüme modeline geçilmiş, 1989’da ise sermaye hareketleri tamamen serbest bırakılmıştır. Bu tarih, Türkiye ekonomisinin küresel spekülatif sermayeye (sıcak para) kapılarını ardına kadar açtığı milattır. Ülke, "yüksek faiz - düşük kur" politikasıyla kısa vadeli sermaye çekmeye başlayan, üretime dayalı ihracattan ziyade ithalata dayalı büyümeyi tercih eden bir yapıya evrilmiştir.
Parasal Üretim Ekonomisi ve Belirsizlik
Post-Keynesyen teori, neoklasik iktisadın aksine ekonomiyi bir takas ekonomisi olarak değil, "parasal üretim ekonomisi" olarak tanımlar. Bu çerçevede para, sadece bir değişim aracı veya nötr bir perde değildir; geleceğe dair belirsizlik ortamında değer saklama aracı ve iktisadi faaliyetlerin temel belirleyicisidir.
Post-Keynesyen iktisatta finansal piyasalar doğası gereği istikrarsızdır (Hyman Minsky’nin Finansal İstikrarsızlık Hipotezi). Küresel yatırımcılar, çevre ülkelere yatırım yaparken rasyonel beklentilerle değil, Keynes’in deyimiyle "hayvani güdüler" (animal spirits) ve kısa vadeli kâr güdüsüyle hareket ederler.
Türkiye gibi ülkelerde sıcak para bağımlılığı şu mekanizmayla işler:
Düşük Faiz - Yüksek Faiz Sargısı: İç tasarrufların yetersiz olduğu ekonomide, cari açık döviz girişleriyle finanse edilmek zorundadır. Bu durum, merkez bankalarını yüksek faiz vermeye veya döviz kurunu baskılayarak yabancı yatırımcıya cazip getiri (carry trade) sunmaya mecbur bırakır.
Kurun Çapa Olarak Kullanılması: 1994, 2001 ve 2018–2021 kriz süreçlerinde görüldüğü üzere, enflasyonu düşürmek veya döviz talebini dizginlemek için döviz kuru nominal çapa olarak kullanılmıştır. Kurun yapay olarak düşük tutulması, ithalatı ucuzlatırken yerli üretimi tahrip eder.
Kısır Döngü: Sıcak Para Bağımlılığı ve Kur Şokları
Post-Keynesyen teoriye göre, sıcak para girişleri kısa vadede ekonomik canlılık yaratsa da, orta ve uzun vadede ekonomiyi "vur-kaç" sermayesinin insafına terk eder.
İthalat Bağımlısı Sanayi ve "Döviz Geliri - Döviz Gideri" Uyumsuzluğu
Türkiye sanayisi montaj sanayiine dönüşmüştür. İhracat artışı, aynı oranda (hatta bazen daha fazla) ara malı ve hammadde ithalatını zorunlu kılar. Dolayısıyla, ekonomi büyüme yoluna girdiğinde cari açık hızla büyür. Bu açığın finansmanı için dış borç ve sıcak para hayati önem taşır.
Dışsal Şoklar ve Güven Kırılganlığı
Küresel likidite koşullarının sıkılaştığı (örneğin ABD Merkez Bankası’nın faiz artırdığı) dönemlerde veya iç politikadaki belirsizliklerde, sıcak para aniden ülkeyi terk etmeye başlar devamında ise bu ani duruş döviz talebini patlatır ve döviz kurunda sert sıçramalara yol açar.
Maliyet Enflasyonu ve Dağılım Çatışması
Enflasyon sadece bir para arzı meselesi değil, bir gelir dağılımı ve maliyet çatışmasıdır, bölüşüm sorunudur. Kur şokları, ithal girdi maliyetlerini artırarak yurtiçi fiyatlar genel düzeyini yukarı çeker (maliyet enflasyonu). Kurun yükselmesiyle birlikte reel ücretler erir, sermaye kesimi payını korumaya veya artırmaya çalışırken işçi sınıfı fakirleşir. Bu durum, toplumsal bir bölüşüm krizini tetikler.
Yapısal Dönüşüm Zorunluluğu
Değerli okurlar ilk yazımda da ifade ettiğim gibi farklı bir bakış açısı mümkün. Tarihsel süreç göstermektedir ki, Türkiye ekonomisi her on yılda bir benzer döviz ve kriz sarmalına girmektedir. Geçmişte 1994 ve 2001’de yaşanan ağır finansal krizler, 2018’den bu yana kronikleşen kur ve enflasyonist baskılar, sıcak para modelinin sürdürülemezliğinin en somut kanıtıdır.
Bu sarmaldan kurtulmanın yolu günü kurtaran geçici swap anlaşmaları veya yüksek faiz-düşük kur sarmalından geçmemektedir.
Çözüm;
Sermaye hareketlerinin denetlenmesi ve yönlendirilmesi,
İthalata bağımlı üretim yapısının tasfiye edilerek teknoloji yoğun, yerli ara malı üreten kamucu ve planlı sanayi politikalarının hayata geçirilmesi,
Finansal istikrarsızlığı dizginleyecek makro-ihtiyati tedbirlerin kalıcı hale getirilmesidir.
Aksi takdirde, sıcak para bağımlılığına dayalı büyüme modeli, Türkiye'yi her küresel dalgalanmada daha büyük sosyal ve ekonomik maliyetlerle yüzleştirmeye devam edecektir.