Değerli okurlar, bu haftaki yazımda son sürece değinmek istiyorum. Bir iktisatçı olarak kariyerim boyunca, karmaşık yapısal krizlerin ancak şeffaf, kapsayıcı ve kurumsal derinliği olan hamlelerle çözülebileceğini öğrendim. Uluslararası kurumlarda edindiğim tecrübeler, bana şunu öğretti: “İktisadi istikrar, toplumsal barışın üzerine inşa edilir; toplumsal barış ise ancak adil bir hukuk düzeni ve şeffaf bir mutabakatla sürdürülebilir.”

Önümüze getirilen ve meclisten geçen sözde "Çerçeve Yasa" tasarısı, sadece hukuki veya siyasi bir metin değil; aynı zamanda Türkiye’nin milli üniter yapısını etkilediği kadar iktisadi geleceğini ve toplumsal dokusunu derinden etkileyecek, riskli bir makroekonomik ve sosyolojik mühendislik girişimidir. Zafer Partisi Genel Başkanı Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ’ın I.Meclis önündeki basın açıklamasında vurguladığı üzere, bu tasarının arka planında eksik olan temel parametreler, onun "barış" vaadinin de iktisadi rasyonellikten ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.

İktisadi Bir Körlük: Narko-Terör ve Finansal Altyapı

İktisat literatüründe "çatışma ekonomisi",sadece operasyonel harcamaları değil, aynı zamanda yer altı ekonomisinin finansal döngülerini de kapsar. Tasarıya dair en kritik eksiklik, terör örgütünün narko-terör ve lojistik altyapısının tasfiye edilmesine yönelik somut, veriye dayalı bir planın olmamasıdır.

* Sermaye ve Kaynak Tahsisi: Bir devlet, terörle mücadele bütçesini "siyasi bir af" kılıfıyla askıya alırken, örgütün sınır aşan finansal ağlarını (Irak, Suriye, İran hattındaki narko-ticaret) görmezden geliyorsa, bu sadece iktisadi bir hata değil, aynı zamanda milli servetin heba edilmesidir.
* Kurumsal Risk: 2024 yılına kadar "narko-terör" olarak tanımlanan bir yapının, 2025-2026 belgelerinde bu niteliğinin silinmesi, ekonomi politikasında "veriye dayalı karar alma" mekanizmasının tamamen siyasi konjonktüre kurban edildiğini kanıtlar. Bu durum, uluslararası finansal denetim ve şeffaflık ilkeleriyle de taban tabana zıttır.
Sosyolojik Travma ve İstikrarsızlığın Bedeli

Sosyolojik açıdan, "Umut Hakkı" veya "özel af" gibi kavramlar, toplumsal sözleşmenin tarafları arasında derin bir güvensizlik yaratır. Tasarı, PKK ve diğer unsurları olan KCK/YPG unsurlarının "topluma entegre edilmesi" üzerinden bir vaat sunsa da, bölge ülkelerindeki örgütsel varlığın sürdüğü bir senaryoda bu entegrasyon, yarı-zamanlı terörist riskini ve yeni bir "Hendek süreci"/”Çözüm Süreci” travmasını tetikleme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye'nin tarihsel olarak Ergenekon ve Balyoz davalarıyla yaşadığı "yargısal ve toplumsal travmaların" üzerine inşa edilmeye çalışılan bu yeni düzenleme, toplumun adalet duygusunu onarmak yerine, kurumsal meşruiyeti zedeleyerek ülkeyi "Yugoslavya’laştırılma" veya "Lübnan’laştırılma" riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ekonomik gelişmişlik; güvenin, öngörülebilirliğin ve hukukun üstünlüğünün olduğu yerlerde filizlenir. Toplumsal kırılmanın olduğu bir coğrafyada ise sermaye kaçışı, yatırım belirsizliği ve istikrarsızlık kaçınılmazdır.

Şeffaflıktan Yoksun Bir "Çerçeve"

En dikkat çekici nokta ise, bu yasayı savunanların kendilerini hukuki bir koruma zırhı altına alma gereği duymalarıdır. İktisat çerçevesinde, "doğru bir politika, kendini meşrulaştırır." Eğer hedeflenen terörün nihai olarak son bulması ise, neden yasal metinlerin arkasına saklanma ihtiyacı duyulmaktadır? Sorusunu sorgulamamıza zemin hazırlıyor.

Değerli okurlar, terörle mücadelenin iktisadi boyutu; dış finansal ağların çökertilmesi, bölge ülkeleriyle rasyonel işbirliği ve kalkınmanın adil paylaşılmasıdır. Bu yasa, bir reçete değil, terör örgütünün finansal ve örgütsel yapısını "aklayarak" meşruiyet alanını genişleten bir süreci tetiklemektedir. Milli üniter yapıyı zayıflatan ve Türkiye'yi federatif bir yapıya sürükleyen bu "yeni Sevr" tasarımı, sadece siyasi değil, iktisadi bir yıkım projesidir. Gerçek huzur, yasalarla değil; adaletin tesis edildiği, terörün finansal damarlarının kesildiği ve toplumsal mutabakatın milli bir paydada buluştuğu bir ortamda mümkündür.

Bu haftaki yazımın sonuna gelirken İstiklal Kadınları Derneğinin paylaştığı şu cümleyle tamamlıyorum “Her Sevr’in bir Lozan’ı vardır”