Değerli okurlar geçtiğimiz hafta kaleme aldığım “Görünen Dağın Ardındakiler” başlıklı köşe yazımda, Türk toplumunun kanayan yarası olan genç işsizliğini ve bu trajedinin modern sosyolojideki karşılığı olan "ev genci" olgusuna da değinmiştim, gelen yorumlar ve mesajlardan bazıları bu durumun artık sosyolojik bir gerçeklikten ziyade bazı kesimler adına ise kibir ve cehalet şölenine döndüğünü acı verici şekilde gözlemledim. Kimse kusura bakmasın ancak bu durum "Gençler iş beğenmiyor", "Yüksek maaş istiyorlar", "Çalışma saatlerine uyum sağlayamıyorlar" ezberini tekrarlayanlar, bizzat bu bozuk sistemin bekçiliğini yapan neoliberal zihniyetin papağanlarıdır. Oysa mesele ne gençlerin çalışmaktan kaçmasıdır ne de haksız talepleridir; mesele, insanımızın, gençlerimizin emeğini ve geleceğini katleden vahşi piyasa koşullarıdır.

Neoliberal Hegemonya ve Yedek Ordu Gerçeği

Bu argümanları savunanlar ne yazık ki, piyasanın insanı değil, sermayeyi koruduğunu görmezden gelmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri, Karl Marx'ın eserlerinde de çarpıcı bir şekilde tahlil ettiği üzere, emeği metalaştırarak insanı yabancılaştırmakta; işsizliği ise sistemin devamı için vazgeçilmez bir "yedek işçi ordusu" olarak bilerek ve isteyerek üretmektedir. Bugün milyonlarca gencimizin evde tıkılıp kalması, ne yazık ki bu sistemin kronik bir parçası ve krizidir.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde hars (kültür) ile medeniyet arasındaki ayrımı muazzam bir keskinlikle ortaya koyar. Bizim medeniyet iddiamız, insanı yaşatmak ve Türk milletini her alanda refaha ulaştırmak üzerine kuruludur. Tam istihdamı hedeflemek, bir lüks değil, milli bir mecburiyettir. Gençlerimizi "beğenmeme" lüksüyle suçlayanlar, onlara asgari ücreti bir "ortalama ücret" olarak dayatan oligopolistik yapıların ortaklarıdır.

Avrupa Kıyaslaması ve Kölelik Düzeni

Türkiye'de çalışma saatleri, Avrupa Birliği ülkeleriyle kıyaslandığında, gelişmiş dünyada çoktan geride kalmıştır 19. Yüzyılda ki vahşi kapitalizm koşullarını aratmamaktadır. Haftalık 45 saati aşan, mesai ücretlerinin gasp edildiği, kayıtsız ve güvencesiz çalışma biçimleri gençlerimize "kader" gibi sunulmaktadır. Avrupa'da çalışma saatleri düşerken ve insani yaşam koşulları güvence altına alınırken, Türkiye'de gençlerden haftada 50-60 saat, hiçbir yan ve sosyal hak olmaksızın, asgari ücrete mahkûm şekilde çalışmaları beklenmektedir. En temel ihtiyaç ve yan hak olan yemek yok, yol yok, sigorta eksik, kıdem tazminatı hayal... Yan ve sosyal haklardan tamamen arındırılmış bu modern angarya düzenine karşı çıkan gencimize "iş beğenmiyor" yaftası yapıştırmak, en hafif tabirle vicdansızlıktır. Bir genç, sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar insanlık dışı koşullarda ter döküp ay sonunu getiremediğinde, evine ekmek götüremediğinde, bu ülkede hangi "çalışma disiplininden bahsedilebilir?

Asgari Ücretin Ortalama Ücret Haline Gelmesi

Türkiye ekonomisinin en büyük yapısal çarpıklıklarından biri, asgari ücretin bir taban ücret olmaktan çıkıp, neredeyse tüm çalışanların ortalama ücreti haline gelmesidir. Üniversite mezunu pırıl pırıl mühendisler, öğretmenler, teknikerler ve tabii ki milyonlarca genç işçi, asgari ücret kıskacına hapsedilmiş veyahut da çok ufak farklarla bu ücretin üstünde çalıştırılmaya mecbur koşulmaktadır. Bu durum, nitelikli emeğin de değersizleştirilmesi demektir. Alfred Eichner'in "megacorp" (dev şirketler) analizlerinde belirttiği gibi, oligopolistik yapılar ve büyük holdingler fiyatları ve kâr marjlarını kendi çıkarlarına göre belirlerken, faturayı her zaman çalışan sınıfa kesmektedir.

Türk gençliği çalışmaktan korkmamaktadır; Türk gençliği sömürülmekten, emeğinin karşılığını alamamaktan ve geleceksizlikten bıkmıştır. Gerek akademik çevredeki sohbetlerimde gerekse de şehrimin sokaklarında gezdiğimde, dertlerini dinlediğim her genç, bu adaletsiz düzenden yakınmakta olduğunu görüyorum daha akademi öğrenciyken bile ileriye dönük beklentileri diplomalarına uygun iş bulamamalı bulsalar dahi sektörün ortalama maaşlarının yetersizliğinden yakınmaktalar.

Çözüm: Tam İstihdam ve Milli İktisat

Tük dünyasının önemli sosyologlarından Ziya Gökalp'in işaret ettiği gibi, "Türkleşmek, Muasırlaşmak" sentezini ekonomik alanda yeniden yorumlamak zorundayız. Muasırlaşmak, Batı'nın teknolojisini, bilimini ve insani çalışma standartlarını almak demektir; onun vahşi sömürü düzenini taklit etmek değil!

Çalışma saatlerinin AB standartlarına çekilmesi, yan ve sosyal hakların eksiksiz bir şekilde yasal güvenceye alınması, asgari ücretin bir taban ücret olarak kalmasını sağlayacak adil bir gelir dağılımı mekanizmasının kurulması şarttır. Tam istihdam, devletin en temel iktisadi hedefi olmalıdır. Üreten, hakça bölüşen, gencine değer veren bir Türkiye ve Türk ekonomisi inşa edilmelidir.

Kimse unutmasın: Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi, "Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, iktisadî zaferlerle desteklenmezse payidar olamaz."