Değerli okurlar,

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 104. yıl dönümünü idrak ederken, madalyonun askeri ve siyasi parlak yüzünün ardındaki çok daha çetin, bir o kadar da ilham verici bir başka mücadelenin, yani "İktisadi Kurtuluş Savaşı"nın tablosuyla baş başayız. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi: "Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner." İşte bu çerçevede duruma bakmak ve analiz etmek üzere bu haftaki yazımı kaleme alıyorum.

Uluslararası mesleki geçmişimde, ezberletilmiş iktisat dogmalarına karşı hep mesafeli durdum. Heterodoks iktisat olarak literatürde yerine alan çerçevede; ekonomik gelişmenin sadece piyasa mekanizmalarına bırakılamayacağını, yapısal dönüşümün, kamusal stratejik yönlendirmenin ve en önemlisi "gerçek kaynaklara dayalı egemenliğin" şart olduğunu söyler. İşte tam da bu perspektiften baktığımızda, 1922 yılının ağustos sonundaki o büyük askeri kırılma, neoliberal ezberlerin aksine, devasa bir kamusal irade ve halkçı kalkınma modelinin miladıdır.


Cepheden Finansal Ablukaya

1922’nin yazı, ekonomik ve mali açıdan tam anlamıyla bir dipsiz kuyuydu. Öyle bir durumdaydı ki, Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa, mecliste maliye vekilliği için Hasan Fehmi Bey’i düşünürler ve durumu iletirler, durumu kendisine ilettiklerinde Hasan Fehmi Bey "Aman efendim, ben maliyeden ne anlarım!" demişti. Buna karşılık Fevzi Paşa, "Merak etmeyin, maliyemiz anlayanların dahi işin içinden çıkamadığı bir vaziyettedir" diyerek tablonun acı gerçeğini özetlemişti.

Düşünün ki, on yılları aşkın süredir aralıksız devam eden harpler; tarlaları boş bırakmış, insan sermayesini tüketmiş, demografiyi altüst etmişti. Osmanlı’dan devralınan miras; Duyûn-ı Umûmiye’nin zincirleri, yabancı imtiyazlı şirketlerin ve bankaların boyunduruğu altındaki yarı-kolonyal bir enkazdı ve böyle bir enkazla bir istiklal mücadelesi başlatıyordunuz. Ortodoks zihniyetin o dönemki hâkim iktisatçılarına bıraksaydınız, bu tablodaki bir ülkeye verilecek reçete belliydi: "Dış borç alın, kemer sıkın, küresel piyasalara entegre olun ve boyun eğin."

Ancak Büyük Taarruz’un Başkomutanı ve kadrosu, tam anlamıyla kalkınmacı ve heterodoks bir refleksle hareket etti. Savaşın finansmanı; karşılıksız para basarak hiperenflasyona yol açan bir yıkım projesiyle değil, coğrafyanın kendi öz kaynaklarının mobilize edilmesiyle, aynî yardımlarla ve halkın dişinden tırnağından artırdığı Tekâlif-i Millîye emirleri çerçevesinde imece usulüyle sağlandı. 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da kazanılan askeri zafer, aslında emperyalist finansal ablukanın kalbine saplanan stratejik bir hançerdi.

İzmir İktisat Kongresi ve "Muhtelit" Model

Askeri zaferin iktisadi tahkimatı gecikmedi. 1923’ün Şubat ayında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi, periferide kalmış, merkezin dışında unutulmuş ve gelişmişlikten yoksun bir tarım ülkesinin küresel sistemin çarkları arasında ezilmesini önleyecek "Misak-ı İktisadi" kararlarını doğurdu. Üstelik durum sadece uluslararası düzeyde değildi; İstanbul’un ötesi uzun yıllardır yok sayılmış, unutulmuş, iptidai şartlarda hayat mücadelesi veren bölgelerden ibaretti. Dünyanın en büyük ve en verimli tarım havzalarına sahip olan Anadolu, bu iptidailik içinde kendi kendine yetmeye çalışan bir konumdaydı ve bu durum İzmir İktisat Kongresi’ne kadar sürmüştü.

Kongrede uygulanan model, saf bir piyasa kapitalizmi değil; devletin öncülük ettiği, özel teşebbüsün desteklendiği, stratejik sektörlerin millileştirildiği "muhtelit (karma) ekonomi" modeliydi. O dönem atılan adımları bugün küresel kalkınma ekonomisi literatürü üzerinden okuduğumuzda şu hayati yapısal taşları görüyoruz:

  • Kapitülasyonların Kaldırılması: Dış ticaret ve kur politikalarında ulusal egemenliğin, dolayısıyla makroekonomik istikrarın ilk ve en temel şartı yerine getirildi.
  • Milli Bankacılık Hamlesi: Finansal istikrarın yabancı sermayenin tekkeliliğinden kurtarılması için Türkiye İş Bankası (1924) gibi ulusal kalkınma finansmanı kurumları tasarlanarak tasarrufların verimli yatırıma dönüşmesi sağlandı.
  • Aşar Vergisinin Kaldırılması (1925): Kırsaldaki üreticiyi derviş sabrıyla sıkan feodal/Osmanlı kalıntısı vergi kaldırılarak, iç talep ve tarımsal üretim kapasitesi desteklendi.

Yapısal Dönüşüm

"Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar iktisadi zaferlerle desteklenmezse payidar olamaz, az zamanda söner."Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk’ün bu tarihi tespiti, modern kalkınma iktisadının temel önermesidir. 1929 Büyük Buhranı dünya ekonomilerini kasıp kavururken, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ticaret açığı vermeden, denk bütçe ve korumacı-sanayileşme (Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı) politikalarıyla bu krizi en az hasarla atlatan ülkelerden biri olması tesadüf değildir. Devlet, piyasanın acımasız ve denetimsiz boşluklarını doldurmak üzere doğrudan fabrika ve üretim üsleri kurmuş; demiryollarını millileştirerek iç pazarın entegrasyonunu tamamlamıştır.

Bugünün Penceresinden Bakmak

Bugün 30 Ağustos’un 104. yılını kutlarken, küresel enflasyon sarmalları, borç krizleri ve kur dalgalanmalarıyla boğuşan dünya ekonomisine ve Türkiye’ye dönüp bir kez daha bakmalıyız. 1922'nin kahramanları bize kılıçla kazanılan vatanın, ancak sabanla, endüstriyle, liyakatli maliye politikalarıyla ve ekonomik bağımsızlıkla taçlandırıldığında kalıcı olacağını öğretti. 30 Ağustos, sadece bir askeri meydan muharebesinin değil; dışa bağımlı, kırılgan ve sömürüye açık bir ekonomik yapının külünden, kendi kendine yetebilen gururlu bir kalkınma modeli yaratmanın destanıdır. Bu mirası anlamak, bugün akıl ve kamucu vizyonla geleceği inşa etmenin de yegane anahtarıdır.