Bazı hikâyeler vardır; tarih kitaplarının birkaç satırına sığar ama bir milletin hafızasında asırlarca yaşayacak kadar büyüktür. Çetmili Kara Ali Çavuş'un hikâyesi de işte böyle bir hikâyedir. Yıl 1912… Balkan Savaşı'nın karanlık günleri başlamıştır. Konya'nın Beyşehir ilçesine bağlı Çetmi köyünde yaşayan Kara Ali Çavuş, vatan hizmeti için askere çağrılır. Ardında eşi ve henüz sekiz yaşındaki oğlu Mehmet kalır. Bir baba, küçük oğluna veda eder. Belki onu son kez çocuk hâliyle gördüğünü bilmeden, belki de birkaç ay ya da birkaç yıl sonra yeniden evine döneceğini düşünerek… Fakat tarih, Kara Ali Çavuş için bambaşka bir yol çizecektir.
Kara Ali Çavuş, Balkanlar'dan Galiçya'ya, Hicaz'dan Yemen'e ve Kafkasya'ya kadar uzanan cephelerde savaşır. Bir savaş biter, başka bir savaş başlar. Yıllar birbirini kovalar. Fakat Kara Ali Çavuş'un yolu bir türlü köyüne düşmez. Aradan tam on bir yıl geçer. Sekiz yaşında babasının arkasından bakan Mehmet artık büyümüştür. Tarih 1922'yi gösterdiğinde ise Anadolu, Millî Mücadele'nin en çetin günlerini yaşamaktadır.
26 Ağustos sabahı Kocatepe'de top sesleri yükselir. Bu sesler yalnızca düşman mevzilerini değil, Türk milletinin yıllardır biriktirdiği hasreti de sarsmaktadır. Büyük Taarruz başlamıştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle Türk ordusu, Anadolu'nun kaderini değiştirecek o büyük yürüyüşe geçer. Afyon'dan Dumlupınar'a uzanan mücadele, günler boyunca bütün şiddetiyle devam eder. Ardından 30 Ağustos gelir. Dumlupınar'da Türk ordusu, yalnızca düşmanı değil, Anadolu'nun üzerine çöken işgal karanlığını da yenmeye başlamıştır.
İşte bu büyük mücadelenin ortasında, savaş meydanında yıllardır birbirinden ayrı olan iki hayat yeniden kesişir. Kara Ali Çavuş cephede genç bir sancaktar görür. Dikkatle bakar. Bir kez daha bakar. Karşısındaki genç asker, yıllar önce Çetmi köyünde arkasında bıraktığı sekiz yaşındaki Mehmet'tir. Oğlu… On bir yıl önce çocuk olarak uğurladığı Mehmet, şimdi karşısında Türk ordusunun bir neferi olarak durmaktadır.
Düşünün… Bir baba, oğlunun çocukluğunu kaçırmış, ilk gençliğini görememiş, onu büyürken izleyememiştir. Ve yıllar sonra oğluna evinin kapısında değil, vatanın kaderinin belirlendiği bir savaş meydanında kavuşmuştur. Belki o an söylenecek bütün sözler anlamsız kalmıştır. Belki on bir yıllık hasret, tek bir sarılışın içine sığmıştır. Fakat savaş henüz bitmemiştir. Vatan henüz tamamen kurtarılmamıştır. Kader, bu baba ile oğula daha ağır bir bedel hazırlamıştır.
Kara Ali Çavuş, 31 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da şehit düşer. Oğlu Mehmet ise mücadelesine devam eder. Günler sonra, 9 Eylül'de Türk ordusuyla birlikte İzmir'e girerken o da şehit olur. Bir baba ve bir oğul… On bir yıllık ayrılık ve aynı vatan uğruna verilen iki can.
Bugün İzmir'in sokaklarında özgürce yürüyebiliyorsak, Anadolu'nun semalarında bağımsız bir bayrak dalgalanıyorsa, bunun arkasında yalnızca büyük komutanların değil; isimlerini çoğumuzun hiç bilmediği Kara Ali Çavuşların, Mehmetlerin ve binlerce adsız kahramanın fedakârlığı vardır. Büyük Taarruz'u yalnızca haritalar üzerinde ilerleyen birlikler, kazanılan tepeler ve askerî başarılarla anlatmak eksik kalır. Çünkü Büyük Taarruz aynı zamanda evladını cepheye gönderen annelerin, babaların, eşlerin ve çocukların hikâyesidir.
O gün Kocatepe'de yalnızca toplar konuşmadı. Bir milletin özgür yaşama iradesi konuştu. Dumlupınar'da yalnızca bir ordu zafer kazanmadı; yıllardır savaşmaktan yorulmuş bir millet, kendi kaderini yeniden eline aldı. Çetmili Kara Ali Çavuş'un hikâyesi bize işte bunu hatırlatıyor: Bu vatan bize kolay verilmedi. Bu toprakların her karışında bir annenin gözyaşı, bir babanın hasreti, bir evladın yarım kalan hayali ve bir Mehmet'in fedakârlığı var.
Onlar belki tarihin en büyük kitaplarında isimleriyle yer almadılar. Fakat biz bugün özgürce nefes alabiliyorsak, onların fedakârlığı sayesinde. Bu nedenle Büyük Taarruz'u anarken yalnızca Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve büyük komutanları değil, Çetmili Kara Ali Çavuş'u ve onun oğlu Mehmet'i de hatırlamalıyız. Çünkü milletleri büyük yapan yalnızca kazandıkları savaşlar değildir; o savaşlarda uğruna her şeylerini feda ettikleri vatan sevgisidir.
On bir yıl sonra birbirlerine savaş meydanında kavuşan o baba ile oğul, bugün bize sessizce bakıyorlar sanki. Ve belki de tek bir şey söylüyorlar: “Biz bu vatanı size emanet ettik.”
Ruhları şad, mekânları cennet olsun. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Ne mutlu Türk milletine