Tarih, yalnızca geçmişi anlatan bir kronoloji değildir. Aynı zamanda toplumların hangi hataları yaptığını, bu hataların hangi sonuçları doğurduğunu ve gelecekte benzer yanlışların nasıl önlenebileceğini gösteren en önemli hafızadır. Ne var ki bu hafızayı göz ardı eden toplumlar, çoğu zaman aynı sorunlarla yeniden karşı karşıya kalır.

Son günlerde kamuoyunda tartışılan bir düzenleme, bu açıdan dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konuyu yeniden gündeme taşıdı. İddialara göre Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yaptığı yeni bir düzenlemeyle, cemaat veya vakıf medreselerinde eğitim gören kişilerin de belirli sınavlara girerek resmî yeterlilik belgesi alabilmelerinin önü açılıyor.
Bu düzenlemenin kapsamı ve uygulanma biçimi elbette hukuki çerçevede tartışılacaktır. Ancak asıl üzerinde durulması gereken mesele, Türkiye'nin tarihsel tecrübelerinin bu tür konular hakkında bize ne söylediğidir.
Osmanlı Devleti'nin son dönemine bakıldığında, eğitim alanında yaşanan parçalanmanın yalnızca pedagojik bir sorun olmadığı görülür. Bir tarafta modern mektepler, diğer tarafta geleneksel medreseler bulunuyor; aynı devlet içerisinde farklı dünya görüşlerine sahip insan tipleri yetişiyordu. Ortak devlet kültürünün zayıflaması, kurumlar arasında uyumun bozulması ve farklı aidiyetlerin güç kazanması, devletin çözülme sürecini hızlandıran unsurlardan biri olarak tarih literatüründe sıkça ele alınmaktadır.
1909 yılında yaşanan 31 Mart Vakası da dinî söylemin siyasal amaçlarla kullanılmasının nasıl ağır toplumsal sonuçlar doğurabileceğini gösteren önemli örneklerden biridir. Olayın bütün sebeplerini yalnızca dinî yapılara indirgemek tarihsel açıdan doğru olmasa da, dinin siyasetin ve örgütlü güç mücadelelerinin aracı hâline gelmesinin devlet otoritesini zayıflattığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Cumhuriyet'in ilanından sonra benimsenen Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun temel amacı da yalnızca eğitim sistemini düzenlemek değildi. Asıl hedef, devletin bütün vatandaşlarını ortak hukuk, ortak vatandaşlık bilinci ve ortak eğitim anlayışı etrafında yetiştirmekti. Çünkü farklı merkezlerin yetiştirdiği bireylerin devlete bakışı da zamanla farklılaşabilmekte, bu durum ise kamu yönetiminde ortak kurumsal kültürü zedeleyebilmektedir.
Yakın tarihimiz ise bu konuda çok daha somut ve acı bir tecrübe yaşamıştır.
15 Temmuz 2016 gecesi, devlet kurumlarına yıllar boyunca örgütlü biçimde sızan bir yapının, silahlarını kendi milletine çevirdiğine tanıklık ettik. 251 vatandaşımız hayatını kaybetti, binlerce insan yaralandı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır güvenlik krizlerinden biri yaşandı.
Bu olayın bize öğrettiği en önemli ders, devletin içerisinde hukuk düzeninin dışında gelişen, kendi hiyerarşisini oluşturan ve kamusal sadakatin önüne farklı aidiyetler koyan yapılanmaların, hangi isim altında olursa olsun, ülke açısından ciddi risk oluşturabileceğidir.
Burada tartışılması gereken konu insanların inanç özgürlüğü değildir. Demokratik hukuk devletinde herkes istediği dinî topluluğa katılabilir, istediği vakıf veya dernek içerisinde faaliyet gösterebilir. Bu hak, anayasal güvence altındadır.
Ancak devletin kurumsal yapısı söz konusu olduğunda ölçü değişmez. Kamu hizmetine girişte belirleyici olan unsur; yalnızca liyakat, hukuk, anayasal düzen ve Cumhuriyet kurumlarına bağlılık olmalıdır. Devlet içerisinde devletten daha güçlü veya devlete alternatif aidiyet alanlarının oluşmasına izin verilmesi, geçmişte olduğu gibi gelecekte de ağır sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle kamuoyunda tartışılan her düzenleme; hukuki denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu yararı ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Hiçbir yapı, denetim mekanizmalarının dışında kalmamalıdır. Çünkü tarih, denetlenmeyen örgütlü yapıların zamanla yalnızca sosyal oluşum olmaktan çıkıp siyasal ve bürokratik güç merkezlerine dönüşebildiğini defalarca göstermiştir.
Bugün yapılması gereken, geçmişin acılarını yeniden yaşamak değil; o acılardan doğru dersleri çıkarabilmektir.
15 Temmuz yalnızca bir tarih değildir. Devlet kurumlarının ortak hukuk ve ortak sadakat ilkesiyle yönetilmesinin neden vazgeçilmez olduğunu gösteren tarihî bir uyarıdır.
Yarın benzer bir felaketin adı farklı olabilir. Tarih değişir, takvim değişir, aktörler değişir. Ancak devlet içerisinde denetimsiz, paralel ve alternatif güç odaklarının oluşmasına göz yumulursa, ödenecek bedel yine milletin tamamına ait olacaktır.
Bu nedenle mesele kişileri ya da inançları tartışmak değil; devletin kurumsal bütünlüğünü korumaktır.
Çünkü tarih, hatırlanmak için değil; aynı hataların tekrarlanmaması için vardır.