Bazı tarihler vardır; takvim yaprağından çok daha fazlasını ifade eder. 10 Ağustos da Türk milleti açısından böyle bir tarihtir.
10 Ağustos 1920…
Bir tarafta Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedefleyen Sevr Antlaşması, diğer tarafta Anadolu’da doğan ve adına Kuvayi Milliye denilen büyük millet iradesi vardı. Sevr, Osmanlı hükümeti tarafından imzalanmış, Saltanat Şurası tarafından kabul edilmişti. Fakat Türk milleti tarafından kabul edilmedi. Zaten Sevr’in en büyük yenilgisi de burada başladı. Çünkü bir antlaşmanın kâğıt üzerinde imzalanması, bir milletin kaderini teslim ettiği anlamına gelmiyordu. Nitekim TBMM de Sevr’i tanımadı ve Millî Mücadele bu dayatmayı tarihin çöplüğüne gönderdi.
O günlerde İstanbul’da ve çevresinde farklı siyasi ve sosyal yapılar vardı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Teali İslam Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve Amerikan mandasını savunan çevreler, memleketin geleceği konusunda Millî Mücadele çizgisinin karşısında duran farklı fikirleri temsil ediyordu.
Anadolu ise başka bir şey söylüyordu.
“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
İşte Kuvayi Milliye ruhu tam olarak buydu.
O ruh, bir siyasi partinin, bir cemiyetin veya yalnızca bir askerî teşkilatın ruhu değildi. O ruh, “Bu vatan benimdir ve geleceğine de ben karar veririm” diyen Türk milletinin iradesiydi. İşgal karşısında köyünden çıkan çiftçinin, cepheye koşan gencin, cephaneyi sırtında taşıyan kadının, bağımsızlık için mücadele eden subayın ortak iradesiydi.
Bugün, tam 106 yıl sonra yine 10 Ağustos’tayız.
Ve dün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” kabul edildi.
Tarih elbette kendisini birebir tekrar etmez. 1920’nin şartlarıyla 2026’nın şartları aynı değildir. Fakat tarihin bize bıraktığı asıl miras, olayların birbirinin aynısı olması değil; milletlerin kendi kaderleri konusunda hangi iradeyi ortaya koyduğudur.
1920’de Sevr’i kabul edenler vardı.
Ama Türk milleti Sevr’i kabul etmedi.
2026’da da TBMM bir kanun kabul etmiş olabilir. Meclis iradesi anayasal sistemin gereği olarak elbette önemlidir. Fakat demokrasinin asıl gücü, milletin iradesinin hukuk ve devlet düzeni içinde yaşamasıdır.
İşte burada Kuvayi Milliye ruhunu hatırlamak zorundayız.
Kuvayi Milliye demek, sadece silaha sarılmak değildir.
Kuvayi Milliye; vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip çıkmaktır. Türk milletinin ortak tarihine, ortak geleceğine ve bağımsızlığına sahip çıkmaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini unutmamaktır. Milletin kaderinin, milletin iradesinden başka hiçbir iradeye teslim edilmemesidir.
Bugün bize düşen de budur.
Türkiye’nin meseleleri elbette konuşulacaktır. Kanunlar yapılacak, siyaset tartışılacak, farklı görüşler ortaya konacaktır. Bunların tamamı demokratik hayatın parçasıdır. Ancak hangi görüşten olursak olalım, üzerinde birleşmemiz gereken bir gerçek vardır:
Bu vatanın sahibi Türk milletidir.
1920’de Sevr’in kâğıt üzerinde kalmasını sağlayan da bu milletin iradesiydi. Ankara’da toplanan Gazi Meclis, Anadolu’nun sesini dünyaya duyurdu. Türk milleti, kendisine biçilen kaderi reddetti ve Millî Mücadele’nin sonunda bağımsızlığını kazandı. TBMM’nin kendi tarih anlatısında da Sevr’in Türk milleti tarafından kabul edilmediği ve Millî Mücadele’nin bu iradeyi temsil ettiği açıkça vurgulanmaktadır.
Bugün 10 Ağustos 2026’da geçmişe bakarken çıkaracağımız ders de budur:
Bir milletin kaderi, yalnızca saraylarda, hükümetlerde veya meclis salonlarında yazılmaz.
Asıl kader, milletin vicdanında yazılır.
Sevr’i imzalayanların isimleri tarih kitaplarında kaldı; Sevr’i reddeden Türk milletinin iradesi ise Cumhuriyet’i kurdu.
Bu yüzden bugün de hiç kimse umutsuzluğa kapılmamalıdır.
Çünkü Türkiye’de Kuvayi Milliye ruhu ölmemiştir.
O ruh, bu milletin hafızasında, tarih şuurunda, bağımsızlık aşkında ve vatan sevgisinde yaşamaktadır. Türk milleti dün nasıl kendi geleceğine sahip çıktıysa, bugün de yarın da kendi geleceğine sahip çıkacaktır.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde bizlere bıraktığı en büyük emanetlerden biri hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
10 Ağustos bize Sevr’i hatırlatıyor olabilir.
Ama aynı zamanda bize Sevr’i yırtıp atan iradeyi de hatırlatıyor.
O iradenin adı Türk milletidir.
O iradenin ruhu Kuvayi Milliye’dir.
Ve o ruh, bu topraklarda yaşamaya devam edecektir.