Bernard Lewis, Hata Neredeydi? adlı eserinde çok önemli bir sorunun peşine düşer: Bir zamanlar dünyanın en güçlü devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, nasıl oldu da Avrupa karşısında askerî, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü kaybetti?
Bu sorunun cevabını yalnızca savaş meydanlarında aramak eksik olur. Çünkü Osmanlı Devleti, gerilemenin farkına vardığı andan itibaren değişmek için büyük bir çaba içerisine girdi. Tanzimat Fermanı ile devletin hukuk ve idare düzeni yeniden ele alındı. Islahat Fermanı ile tebaanın hukuki statüsüne ilişkin yeni düzenlemeler getirildi. 1876'da Kanun-ı Esasi ilan edildi ve meşrutiyet rejimine geçildi. Bütün bunların temelinde yalnızca Avrupa'yı taklit etmek değil, imparatorluğu ayakta tutmak ve farklı unsurları ortak bir siyasi kimlik altında birleştirmek düşüncesi de vardı.
Fakat tarih acımasızdı.
Fransız İhtilali'nin ardından yükselen milliyetçilik dalgası, çok uluslu Osmanlı yapısını derinden sarstı. Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar, Ermeniler ve diğer topluluklar arasında farklı dönemlerde gelişen milliyetçi hareketler, imparatorluğun bütünlüğünü giderek daha fazla zorladı. Üstelik Avrupa devletleri, Osmanlı'nın iç meselelerini kendi diplomatik ve jeopolitik çıkarları doğrultusunda kullanmaktan geri durmadı. Osmanlı'nın reform arayışları devam ederken Avrupa'nın büyük güçleri de “Şark Meselesi” üzerinden imparatorluğun geleceği hakkında hesaplar yapıyordu.
İşte burada Türk tarihinin en önemli kırılmalarından biri ortaya çıktı.
Osmanlıcılık, imparatorluğu bütün unsurlarıyla bir arada tutmaya çalışırken, XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarında Türk milliyetçiliği giderek daha güçlü bir siyasi ve kültürel bilinç hâline geldi. İttihat ve Terakki çevresinde bu fikir devletin geleceği üzerine yürütülen tartışmaların önemli unsurlarından biri oldu.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Mesele başka milletlerin varlığından rahatsız olmak değildi. Mesele, Türklerin kendi tarihî kimliklerini ve millî varlıklarını savunmasının neden bazı çevrelerde bir tehdit olarak görülmeye başlandığıydı.
Çünkü imparatorluğun son döneminde artık herkes kendi millî kimliğini arıyordu.
Balkanlarda Sırp milliyetçiliği vardı. Yunan milliyetçiliği vardı. Bulgar milliyetçiliği vardı. Arap milliyetçiliği giderek güçleniyordu. Avrupa'nın hemen her köşesinde ulus devletler kendi milletlerinin çıkarlarını merkeze koyuyordu.
Fakat Türkler kendi kimliklerini daha yüksek sesle ifade etmeye başladığında, bunun adı çoğu zaman “tehlikeli Türkçülük” olarak okunuyordu.
İşte tarihin üzerinde düşünmemiz gereken çelişkilerinden biri budur.
Herkesin milliyetçiliğinin doğal kabul edildiği bir dünyada, Türk milliyetçiliği neden sürekli açıklanması gereken bir mesele hâline getirildi?
Türk milliyetçiliğini anlamak için önce Türk tarihinin yaşadığı büyük travmayı anlamak gerekir. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve imparatorluğun parçalanması, Türk toplumunda yalnızca toprak kaybı değil, aynı zamanda varoluşsal bir sorgulama meydana getirdi.
Üstelik Türkler yalnızca bir imparatorluğun mirasçısı değildi. Orta Asya'dan Anadolu'ya, Selçuklulardan Osmanlı'ya uzanan uzun bir tarihî birikimin taşıyıcısıydı.
Bu yüzden Türklük şuurunun yükselmesi, yalnızca bir siyasi ideolojinin ortaya çıkışı olarak görülemez. Aynı zamanda büyük bir tarihî kopuşun ardından “Biz kimiz?” sorusuna verilen cevaplardan biriydi.
Bugün de bu soruyu sormaktan çekinmemeliyiz.
Türk milletinin kendi tarihini sevmesi, kendi dilini koruması, kendi kültürünü yaşatması ve kendi geleceğini kendi iradesiyle şekillendirmek istemesi başlı başına bir tehdit değildir.
Asıl tehlike, milletlerin birbirine düşman edilmesidir.
Türk milliyetçiliği de eğer tarih şuuruyla, akılla ve insan onuruna saygıyla yoğrulursa başka milletlere düşmanlık değil, kendi milletine karşı sorumluluk bilinci demektir.
Hüseyin Nihal Atsız'ın en güçlü tarafı da Türk tarihini yalnızca geçmişte kalmış bir hatıralar bütünü olarak değil, bugünün insanına sorumluluk yükleyen bir miras olarak görmesiydi.
Bugün ihtiyacımız olan da budur.
Ne başkalarının tarihinden utanmak ne de başkalarının milletine düşmanlık etmek...
Fakat kendi tarihimizden, kendi kimliğimizden ve kendi milletimizin varlığından da utanmamak.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Bir millet kendi kimliğini kaybettiğinde yalnızca geçmişini değil, geleceğini de başkalarının tanımlamasına bırakır.
Ve belki de asıl mesele budur.
Türk olmak neden hâlâ bazılarına göre açıklanması gereken bir şey olsun?
Biz kendi toprağımızda kendi tarihimize sahip çıkarken başkasının tarihine saldırmak zorunda değiliz. Fakat başkasının rahatsız olmaması için de kendi tarihimizden vazgeçmek zorunda hiç değiliz.
Çünkü millet olmak, başkasından üstün olduğunu iddia etmek değil; kendi varlığının sorumluluğunu taşımaktır.
Ve Türk milletinin bugün en çok ihtiyacı olan şey, geçmişin hamaseti değil; geçmişi bilen, bugünü anlayan ve geleceği kurabilecek kadar güçlü bir Türklük şuurudur.