Değerli okurlar, bu haftaki yazımda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Sn. Fatih KARAHAN’ın 2026 yılı 3.Çeyrek Enflasyon Raporu üzerine yaptığı basın açıklamasını ele alacağım. Raporda alışılagelmiş klasik iktisat ezberinden öteye gidemediğini bir kez daha öteye geçmedi. Ne yazık ki Merkez Bankası gibi bir kurum, daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi sorunu yanlış teşhis etmekte ve dolayısıyla da izlediği politikalar ne hastayı, nede sorunu tedavi etmekte başarı gösteremediğini bir kez daha bu raporla görmüş olduk. Banka, küresel jeopolitik riskler ile beraber arz yönlü şokları ileri sürerek sözde “dezenflasyon” sürecini yavaşlamasına meşru zeminler oluşturmaya çalıştı ancak durum salt jeopolitik riskler ve arz yönlü bir sorunun çok daha ötesinde.

Talep Kısıntısında Refah Kaybı Kurgusu

Açıklanan raporda, sıkı para politikasının yarattığı “talep kısıntısı” başarı olarak gerek basın toplantısında gerekse de raporda sunuldu, ancak yatırım ve tüketimi boğan yüksek faiz oranları altında ezilen enflasyonun yapısal nedenlerini ıskalayıp faturayı yalnızca üreticiye kesen bu tek taraflı sıkı para politikası, KOBİ'lerimizi ve sanayicimizi yüksek faiz cenderesine mahkûm ederek fabrikaların çarklarını durdurmaktadır. Aynı zamanda dövizi yapay bir şekilde baskılayarak ithalatı körükleyen, Türk sanayicisini hammadde ve ara malında dışa bağımlı hale getiren bizzat bu iktidarın kendi tercihleridir. Bu durum da uzun dönemde ekonominin durgunluk sürüklemekten başka bir iş yapmayacaktır. İç talepte gerçekleşen bu zayıflama üretimi arttırmadan ve üretimi desteklemeden enflasyonu düşürmeye çalışmak, halkın gelirini eriten, işsizliği daha da arttıran ve artık kronikleşen maliyet sorunun daha da kronikleşmesine neden olacaktır. Üstelik bu duruma ek olarak hizmet enflasyonunda görülen “atalet” olarak nitelendirilen olgudan da burada söz etmemiz gerekir.

Aslında bu “atalet” nitelendirilmesi ekonomimizin yapısal sorunlarından biridir, ekonomi politiğini salt faize indirgemek ve faizler üzerinden yönetmeye çalışmak ekonominin üretim kapasitesini tahrip etmek demektir. Üretim süreçlerini iyileştirecek, teknolojik dönüşümü sağlayacak bir ekonomi ve kalkınma perspektifine ihtiyaç varken bunu “faiz artışı ve kredi kısıtı” ile çözüm aramak hem alışılagelmiş iktisadın ezberci dayatması hem de ekonomik karar alıcıların iktisadi ve toplumsal körlüğüdür. Bu körlük ve sığ düşünce enflasyonu sadece parasal bir olgu olduğu ezberinde, modern ekonomilerin karmaşık arz-maliyet yapısını kavramaktan uzak bir yaklaşımı gösterir.

Rezervler ve Finansal İstikrar

Değerli okurlar merkez bankacılığında rezervler son derece önemli bir kalemdir, özellikle bizim gibi ülkelerde yani iktisadi terimle; küresel parasal hiyerarşide egemen olmayan ülkelerde rezerv kalemlerindeki artışlar daima memnuniyetle karşılanır. Merkez Bankasının rezerv artışı da raporda memnuniyetle karşılanan bir husus olarak raporda geçiyor ancak raporun burada eksik bıraktığı nokta ise bu artışların sürdürülebilirliğinin yani devamlılığının sorgulanmaması. Kısa vadeli portföy girişlerine dayalı olan finansal piyasalar “risk iştahı” diyebileceğimiz rezerv birikimi, gelecekte karşılaşılacak küresel bir şok, dış kaynak çıkışı veya döviz darboğazında ekonomiyi savunmasız bırakır. Uluslararası kurumlardaki tecrübelerime dayanaraktan bu rezervler üretime dayalı ihracat fazlası ile gerçekleşmiyor tam aksine yüksek faiz ile gelen sıcak paradan birikiyorsa bu başarıdan ziyade olması muhtemel bir krizin ayak seslerinden ibarettir.

Enflasyon Hedeflemesinde Yeni ve yeniden Revizyon:

Değerli okurlar, modern merkez bankacılığının omurgasını oluşturan enflasyon hedeflemesi, klasik iktisat teorisinin "enflasyon her yerde ve her zaman parasal bir olgudur" varsayımına dayanır. Bu sığ bakış açısına göre merkez bankaları, ellerindeki tek araç olan faiz silahıyla (para arzını ve talebi kısarak) fiyat istikrarını sağlayabileceklerini sanırlar. Oysa, enflasyonun sadece parasal bir sonuç değildir, maliyet yapısının, arz kısıtlarının, bölüşüm ilişkilerinin ve piyasalardaki derin yapısal bozulmaların kaçınılmaz bir neticesi olduğunu savını es geçilir. Ancak enflasyonda ve enflasyon hedeflemesinde, maliyetler (enerji, ithal girdi, gıda) ve piyasa gücünü elinde bulunduran yapıların fiyatlama davranışları göz ardı edilerek sadece talep baskısını hedefleyen bir merkez bankacılığı politikasının başarılı olması teorik olarak da imkânsızdır. Üretim yapısını dönüştürmeyen, tarımı dışa bağımlı hale getiren ve maliyet enflasyonunu yüksek faizle "tedavi etmeye" çalışan bu mekanizma, hastayı iyileştirmek bir yana kronik bir durgunluğa mahkûm etmektedir. Bu noktada ise bu sığ teorik düşüncenin iz düşümü olarak, TCMB, 2026 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 28 olarak yukarı yönlü yenilediğini açıkladı. Göreve geldiklerinden beri öngörüde bulundukları hiçbir hedef tutmadı gerçi bu hedeflerin tutması da imkânsız, daha önceki basın açıklamalarımda da ifade ettiğim gibi bunun nedeni teşhisin yanlış olması ve devamındaki tedavinin reçetenin yanlışlığı. Bu sığ bakış enflasyonu sadece bir para arzı olarak görürken maliyet yapısı, arz kısıtları, bölüşüm ilişkileri ve en önemlisi piyasadaki yapısal bozulmaların bir neticesi olduğunu siyasi tercihlerinden dolayı görmezden geliyorlar.

Bu anlayış, içeride gıda fiyatlarını, yönetilen ve yönlendirilen zamları, enerji maliyetlerini kontrol etmeye devam ededursun ülkemizin tarımını bitirip ülkeyi ithalata bağımlı kılarken iktidar hangi fiyat istikrarı masalı anlatmaya devam ediyor. Enflasyon beklentilerini her çeyrekte yukarı yönlü yenilemekte bu başarısızlığın resmi ilamı olarak değerlendirmekteyim.

SONUÇ:

Değerli okurlar, "Merkez Bankası’nın enflasyonu sadece bir 'talep fazlası' olarak kodlayan ve bu talebi baskılamak için toplumsal refahı feda eden mevcut reçetesi, Türkiye’nin tarihsel ekonomik dokusuyla örtüşmemektedir. Oysa iktisat, enflasyonun bir 'bölüşüm mücadelesi' ve 'yapısal arz kısıtlılığı' olduğunu hatırlatır. Bugün Türkiye’de enflasyonu tek başına faizle dizginlemeye çalışmak, tıkalı bir damara aspirin vermekten farksız olduğu gibi izlenilen sığ iktisat politiğini aklamak adına ezberci düşünceleri savunan bir tezle de karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekir.

İktisat’ın bir toplum bilimi olduğu gerçeği ve tercihlerin politik olduğunu da unutmamalıyız, bu sebeplerle aslında çözüm “faiz-enflasyon” sarmalına sıkışmak ve bu araçlarla ekonomiyi soğutarak rayına oturtmaktan ziyade enflasyonun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan temel problemleri ortadan kaldıracak ve üretimin gerçekleşmesindeki “yapısal maliyet” baskılarını kıracak kapsamlı ve planlı stratejiler olmalıdır.

İthalat Bağımlılığını Kıran Sanayi Politikası: Türkiye, üretimde ara malı ve enerji noktasında dışa bağımlı bir ülke olduğunu sürekli vurguluyoruz, bu dış bağımlılık var olduğu sürece, kur atakları ve dış şoklar karşısında savunmasız bir ekonomi olarak kalacaktır. Yerli ve yeşil enerji yatırımları ile ithal ikamesine dayalı, teknoloji yoğun bir sanayileşme stratejisi, enflasyonun temelindeki 'maliyet baskısını' kalıcı olarak düşürecek bir yoldur.

Tarımsal Egemenlik: Gıda enflasyonu, arz zincirindeki kopukluklar ve tarım politikalarındaki yanlış tercihlerden beslenmektedir. 'Tarımsal girdi maliyetlerinin sübvanse edilmesi' ve 'üretici-tüketici zincirindeki aracılık yapısının şeffaflaştırılması', enflasyon beklentilerini kıran diğer güçlü çıpadır. Unutulmamalıdır ki tarım ve gıda güvenliği de en az savunma sanayi politikaları kadar hassas ve milli egemenlik politikasıdır.

Gelirler ve Bölüşüm Politikası: Sığ ve ezberci iktisat anlayışının aksine enflasyonun bir bölüşüm savaşı olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Kurumsal fiyat belirleme gücüne sahip büyük ölçekli firmaların fiyatlama davranışlarını denetleyen ve emek gelirlerini piyasa gerçeklerine göre koruyan, 'sosyal tarafları' gözeten bir gelirler politikası, sadece talep kıstası yapmaktan çok daha adil ve etkindir. Özellikle de tekel ve oligopol piyasaların ülkemizdeki varlığı düşünüldüğünde, sabit gelirli hane halkının gelirleri ve bölüşüm politikaları son derece önem arz eden bir unsurdur ve unutulmamalıdır ki anayasamızın 2.maddesine göre ülkemiz “sosyal devlet”tir.

Özetle; Türkiye’nin kronik enflasyon sorunu,para politikası araçlarının dar koridoruna ne de sığ ve ezberci iktisat anlayışının dayatmalarına sığdırılamaz ve bu görüşlerle çözüm üretilemez. Eğer amaç gerçekten fiyat istikrarı ise; iktidarın önce kendi siyasi tercihlerini, tarımı bitiren ithalatçı politikalarını ve yapısal reformlardan kaçınan 'faiz odaklı' kolaycılığını masaya yatırması gerekir. Enflasyonu düşürmek, bir masal anlatmak değildir, bunu yaparken Türk halkını yoksulluğa mahkum etmekten de geçmez eğer gerçekten bu soruna çözüm üretmek istenirse önce bakış açısını değiştirmek ardından da temel faktörlerin neler olduğunu analiz etmek gerekir ve doğal olarak ülkenin hem iktisat politiğinin hem de üretim yapısını kökten dönüştürme cesaretini göstermek gereklidir.