Değerli okurlar, bugün gündemimizi meşgul eden ve Uluslararası Tahkim Mahkemesi tarafından Türkiye aleyhine kesinleşen 1 milyar 471 milyon dolarlık tazminat kararı, aslında tek başına hukuki bir vaka değildir. Bu karar, Türkiye’nin tarihsel hakları ile güncel ekonomi-politik tercihlerinin çarpıştığı noktada yaşanan, liyakat ve stratejik vizyon eksikliğinin somutlaştığı bir ekonomi-politik trajedidir. Bir iktisatçı olarak, bu tabloyu sadece bir ödeme yükümlülüğü değil; Türkiye’nin uluslararası arenadaki kurumsal güvenilirliğinin ve tarihsel birikiminin nasıl "sermaye erozyonuna" uğratıldığının bir kanıtı olarak görüyorum.
Tarihsel Haklar ve İhmal Edilen "Kayıp Sermaye"
Meselenin kökeninde, 1926 Ankara Antlaşması ile tescillenmiş meşru bir hak bulunmaktadır. Türkiye’nin Musul-Kerkük petrollerinden pay almasını öngören bu antlaşma, genç Cumhuriyet’in jeopolitik ve iktisadi vizyonunun bir parçası olarak uluslararası hukukla da tescillenmişti. Ne var ki 25 yıllık öngörülen bu antlaşmanın son 5 yılı yani 1951-1956 yılları arasına tekabül eden son beş yıllık istihkak, dönemin jeopolitik konjonktürü ve yönetimsel zafiyetleri nedeniyle tahsil edilememiştir.
Bu alacağı, tarihsel enflasyonist etkiler ve bileşik faiz mekanizması üzerinden güncel piyasa değerlemesiyle hesapladığımızda, 50 milyar dolar civarında bir meblağ ile karşılaşıyoruz. Kalkınma ekonomisi açısından bu tutar, on yıllardır "kayıp bir sermaye" olarak karşımızda durmaktadır. Devlet yönetimi, antlaşmalardan doğan bu hakları birer arşiv belgesi olarak rafta tutmak değil, onları rasyonel bir dış politika ve finansal ve ekonomik diplomasi ile nakde çevirebilme becerisidir. Biz ise maalesef bu büyük potansiyeli bir diplomasi enstrümanı olarak kullanmak yerine, kuralları esneten "arka kapı" yöntemlerine başvurmayı tercih ettik.
Bir Hata Zinciri: Stratejik Akıldan İzolasyona
Hükümetin, Irak Merkezi Hükümeti’nin rızasını dışlayan, enerji koridorlarını jeopolitik bir kumar aracına dönüştüren "yerel yönetici odaklı" (Barzani yönetimi) hamlesi, sadece ticari bir hata değil; kurumsal devlet aklının ticaretin önüne geçmesi gereken yerde, ticaretin kurumsal akla kurban edildiği bir yönetim zafiyetidir. Her ne kadar 2014-2018 yılları arasında ki bu süreçte ana motivasyon, ucuz enerji tedariki ve Türkiye’nin bölgesel bir enerji merkezi olma hedefi olsa da Irak Hükümetini baypass ederek Barzani ile bu süreçi yönetmekte bir o kadar başarısızdı.
İktisadi rasyonaliteden kopan, uzun vadeli sözleşme hukukunu hiçe sayan bir yönetim, finansal piyasalarda mutlaka bir "risk primi" üretir. Bugün ödemekle yükümlü olduğumuz 1,5 milyar dolara yakın tazminat, sadece döviz rezervlerimiz üzerinde bir baskı değil; aynı zamanda Türkiye’nin "hukuki öngörülebilirlik" siciline açılmış derin bir yaradır. Yatırımcı algısını etkileyen en kritik faktör olan pacta sunt servanda (ahde vefa) ilkesinin zedelenmesi, dış finansman ihtiyacımızın maliyetini artırmakta, CDS (risk primi) verilerimiz üzerinde yapısal bir ağırlık oluşturmaktadır.
Tazminatın Fırsat Maliyeti: Cebimizden Çıkan Ne?
Peki, bu 1.5 milyar dolarlık fatura kimin cebinden çıkıyor? Bu tazminat, tarımda girdi maliyetlerini düşürecek sürdürülebilir enerji yatırımlarına, Ar-Ge odaklı sanayileşmeyi destekleyecek teknolojik altyapı projelerine ya da dışa bağımlılığı azaltacak stratejik sanayi hamlelerine ayrılabilecek bir kaynaktır.
Siyaset kurumu, "kamu zararı" kavramını siyasi sorumluluktan azade tutma eğilimindedir. Ancak bu ticaret yapılırken, halkın refahına yansıyan bir katma değer yaratılmadığı gibi aksine, o günün "kısa vadeli popülist" hamlelerinin bedelini, yapısal bir cari açık kıskacındaki Türkiye olarak ödüyoruz.
Türkiye'nin önünde artık tek bir yol var: Popülist söylemlerden ve kurumları devre dışı bırakan "arka kapı" diplomasisinden derhal vazgeçmek. Tarihsel haklarımızı, yani o 50 milyar dolarlık potansiyel alacağımızı, uluslararası hukuk zemininde rasyonel bir teknik kapasiteyle masaya sürecek bir "yeni ekonomi-diplomasisi" inşası şarttır.
En acı tarafı ise, iktidarın bu "tarihi hakkımızı" (50 milyar dolarlık istihkakı) masaya sürecek bir birikimden yoksun olması kadar, muhalefetin de bu konuyu gündemine almamasıdır. Ne iktidar ne de ana muhalefet, 1926’nın hukuki mirasını bir "iktisadi koz" olarak masaya sürebiliyor. Zira liyakat, sadece bir makama gelmek değil, aynı zamanda devletin arşivini, hukukunu ve iktisadi çıkarını kuşatıcı bir vizyonla yönetmektir.
Tarih tekerrürden ibarettir derler, ancak biz bugün, kendi tarihimizden gelen bir hakkı talep edemediğimiz için, kendi eliyle inşa edilen bir hat üzerinden ceza yiyoruz.
Devletin menfaati, algı operasyonlarıyla ya da popülist söylemlerle değil, ciddiyetle, hukukla ve "tarihi okuyabilen" bir iktisadi aklın liyakatiyle savunulur. Umudum, bu satırların bir vicdanlı bürokrata veya hak arama cesareti olan bir siyasetçiye ulaşmasıdır. Aksi takdirde, bu 1.4 milyar dolar, sadece bir tazminat değil, liyakatsizliğin bize çıkardığı ağır bir bedel olarak tarihe geçecektir.