Değerli okurlar, öncelikle herkesin geçmiş Kurban Bayramı’nı bir kez daha kutlarım. Malum, bayram ziyaretleri Türk kültürünün en köklü ve en anlamlı geleneklerinden biridir. Bu süreçte gerçekleştirdiğim ziyaretlerde, bir iktisatçı olarak dikkatimi çeken pek çok unsurla karşılaştım. Kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu tablo ile sahadaki gözlemlerim büyük ölçüde örtüşüyor: Halkın büyük bir kısmı ekonomiye dair güvenini kaybetmiş durumda. Daha çarpıcı olan ise yalnızca mevcut yönetime değil, olası bir iktidar değişikliğine karşı da ekonomik düzelme konusunda ciddi bir inanç eksikliğinin oluşmuş olmasıdır.

Aslında bu durum ünlü iktisatçı W. Arthur Lewis’in de ifade ettiği gibi: “İktisat, alternatifler arasında seçim yapma bilimi ve sorunları çözme sanatıdır. Neyin seçildiği ve neyden vazgeçildiği ise politikacının işidir.” Bu sözden hareketle, bugün Türkiye’de yalnızca ekonomik politikalara değil, bu politikaları belirleyen siyasal iradeye olan güvenin de sorgulandığını açıkça söylemek gerekir. Ancak meselenin özü teoriden çok daha somuttur. Tabiri caizse yedi ’den yetmişe herkesin ortak sorunu; geçim derdi, eriyen maaşlar ve her geçen gün düşen satın alma gücüdür. Özellikle bayram dönemlerinde bu tablo daha da görünür hale geliyor. Emekli maaşları, bayram ikramiyeleri ve ücret artışları konuşulurken sürekli aynı argüman öne sürülüyor: “Bütçe yok”, “kaynak yok”. Peki gerçekten de bütçe veya kaynak yok mu? Yoksa ilk yazımda değindiğim gibi bu bir politik tercih ve neoliberal politikaların kısır dayatması şimdi onu ele alalım.

Devlet Para Bulmaz Para Yaratır

Anaakım iktisattın temel öğretilerinden biri de verginin kamu için finansman olduğudur, öyle ki daha ilkokuldan itibaren kamu harcamaları için devletin vergi topladığı ve bu topladığı vergiler ile kamu harcamaları, yatırımları yaptığı söylemidir. Bu söylem öyle bir noktaya evrildi ki artık emekli ikramiyeleri, emekli maaşlarına zamlarda veyahut okullarda çocuklara üç öğün protein bazlı yemek verelim diye sorduğumuzda karşımıza kaynak nerede, bütçede para yok argümanları ile çıkmaktadır daha acı verici kısmı ise hatırlayınız dönemin SGK Başkanı Raci Kaya’nın emekli maaşları neden düşük sorusuna “Eskiden 50 yaşında ölüyorduk, bugün emekli 78 yaşına kadar maaş alıyor" diyerek verdiği absürt yanıtı. Devletin memuru da siyasi partilerin temsilcileri de bütçeyi ve para yaratım sürecini hala anlamamışlar, halen daha kamu bütçesini aile işletmesi, işletme kasası gibi görmeye devam ediyorlar. Oysa kendi parasını basma yetkisine sahip devlet (para egemenliği) için ‘kaynak sorunu’ diye tabir edilen veya dillendirilen olgu söz konusu dahi değildir. Devlet yapacağı yatırımlarda veyahut harcamalarında önceden bir yerlerden kaynak toplamaz (vergi toplanması) tam aksine harcayacağı o parayı yoktan var eder. Kamu ihalelerinde rantiyelere yapılan ödemeler, her ne kadar başlangıç aşaması kâğıt üzerinde başarılı olsa da uygulamadaki eksikliklerden dolayı KKM- Kur korumalı Mevduat Uygulaması ya da faiz ödemelerine devasa bütçe aktırılırken devlet para mı arıyordu? Tabi ki hayır. Merkez Bankası o parayı yaratır ve öder, yani devlet bu mekanizmalarla aslında zengin kesim için bir ‘servet yaratma süreci’ başlatır ve bu süreci işletir. Şayet burada faiz ödemeleri, teşvikler ve büyük kamu projeleri için para yaratılabiliyorsa aynı durum yüksek emekli aylıkları, işçi/memur maaşları, tarım ve hayvancılık destekleri, ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri için de aynı kaynaktan aynı para yaratma süreci gerçekleşebilir. Mesele yine imkan değil öncelik yani politik tercih meselesidir.

Verginin Rolü Finansman mı Bölüşüm mü?

Değerli okurlar şüphesiz ki bu yoktan var olma para yaratma meselesi ‘peki bu durumda enflasyon ne olacak’ sorusunu getiriyor, sonuçta piyasaya yoktan bir para arz ediyorsunuz bu durumda enflasyonu yukarı yönlü bir seyir almasına olanak sağlayacak bir işlem işte bu durumda verginin gerçek rolü karşımıza çıkıyor. Modern Para Teorisi (MMT/Modern Monetary Tehory) en radikal ve en doğru tespiti tam olarak burada karşımıza çıkıyor; Devlet para yaratır, harcar ve sonra vergi toplayarak bu parayı sistemden çeker yani yoktan var ettiği parayı tekrar yok eder. Verginin buradaki birincil amacı devlete harcayarak finansman bulmak yaratmak değil, piyasadaki likiditeyi(para miktarını) dengelemek ve bu suretle topladığı vergiler işe enflasyonu kontrol altına almak ve en önemlisi bu servet dağılımını dengelemektir. Bu noktada ise sistemin bölüşüm şoku olarak adlandırdığımız unsuru devreye girer. Devlet yarattığı ve harcadığı parayı; zenginden, servet sahiplerinden, finansal kazançlardan yada ranttan vergi yolu ile geri çekemiyor bunun yerine politik karar alıcılar her seferinde ‘vergiyi tabana yayıyoruz’ diyerek çalışanlardan, sabit ücretlilerden ve çalışanların ücretlerinden(gelir vergisi) en adaletsiz vergi olan dolaylı vergilerle emeklinin emekçinin hakkından alıyor, halbuki vergi üst gelir gruplarından rantiyeden tahsil edilemiyor veya servet vergisi gibi yeni bir vergi grubunu uygulamaya almıyor.

Sonuç olarak devletin yarattığı bu para zengine akıyor, sistemden çekilen para ise her seferinde dar gelirlinin cebinden çıkıyor. Bu döngü, bölüşüm sorununun her geçen gün daha da derinleştirdiği gibi gelir grupları arasındaki makası da büyütüyor.

Yoksulluk Bir Doğa Kanunu mu?

Bugün herkesin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, yediden yetmişe herkesin şikayetleri, çocukların okula aç gitmesi, sınava girmek için dahi sınav giriş ücretlerini yatıramaması, emeklilerin ileri yaşlarında çalışmak zorunda kalması ne hayatın ne de ekonominin doğal işleyişinin bir parçası değildir. Bu sorunlar tamamen iktidarların devlet bütçesi ve vergi kompozisyonunda neyi tercih ettiğinin sonucudur, yani politik bir sonuç sınıfsal bir tercihin halkın üzerindeki yansımasıdır.

Eğer devleti yönetenler yani politik karar alıcılar harcama ve vergi yapısını dönüştürürse; parayı zengin azınlığa servet transferi yapmak için değil, halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaya, tam istihdam hedefine ve doğrudan yatırımlar için yaratıp harcarsa bu yoksulluk biter. Yaratılan para emekten değil de ranttan finansal spekülasyondan ve devasa servetlerden vergiyle geri çekilirse zenginliğin küçük bir azınlıkta oligarşik olarak birikmesi engellenebilir.

Bütçe rakamlardan ibaret teknik bir hesap defteri veyahut tablo değildir; bütçe iktidarların hangi sınıftan yana olduğunu gösteren politik bir tercih meselesidir. Mevcut bütçe tercihi, geniş halk kitlelerini yoksullaştırırken bir azınlığı fonlamayı seçmektedir. Bu sosyolojik çürümeyi durdurmanın yolu, alışılagelmiş dar ve gerçekliği ile geçerliliğini yitirmeye başlayan neoliberal paradigmadan vazgeçmekte, bütçeyi halkın egemenliğine sunacak radikal düzenlemelerdedir.