Değerli okurlar, geçtiğimiz günlerde Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), milyonlarca üreticinin gözünü çevirdiği 2026 yılı hububat alım fiyatlarını ilan etti. Rakamlar ilk bakışta "desteklerle birlikte" makul bir artış izlenimi sunuyor: Makarnalık ve ekmeklik buğday taban fiyatı ton başına 16.500 TL olarak belirlenirken, Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) destekleriyle bu rakamın üreticinin eline 19.514 TL olarak geçeceği açıklandı. Arpada ise desteklerle birlikte 15.764 TL/ton seviyesine ulaşılacağı belirtildi ancak finansa, paraya ve kalkınmaya geleneksel ekonomi politikaları merceği ile değil, üretimin somut gerçekliği, maliyet dinamikleri ve yapısal bağımlılıklar üzerinden bakan kalkınma odaklı bir perspektiften baktığımızda, bu tablonun ardında çok daha derin bir çelişki yatıyor.
İlk dikkat çeken ve üretim sürekliliğini tehdit eden yapısal unsur, ürün bedeli ödemelerinin teslimatı müteakip 45 gün içerisinde yapılacak olmasıdır. Türkiye gibi enflasyonun ve tarımsal girdi maliyetlerinin dinamik dalgalandığı bir ekonomik konjonktürde, paranın zaman değeri üretici aleyhine işlemekle beraber fiyat algısının kırıldığı ve fiyatlamaların da bu yönde yapıldığını unutmamak gerekir. Tarımda finansmanı "vade" üzerinden yönetmeye çalışmak, tarlada emeğiyle var olan çiftçiyi gayri resmi bir finansör durumuna düşürür. Üretici, mazotunu, gübresini ve tohumunu peşin ya da yüksek vadeli faizlerle temin ediyorken emeğinin karşılığını 1.5 ay sonra alması, iktisadın en temel ilkelerinden biri olan "üretim faktörlerinin finansal sömürüden korunması" ilkesiyle taban tabana zıttır. Bir diğer dikkat çeken unsur ise açıklanan fiyatta net alım tutarı ile desteklerin bu denli ayrıştırılması, üreticinin risk algısını bozacağı yönündedir. Çiftçi önünü doğrudan net fiyatla görmek ister; çünkü tarımsal desteklerin ödeme takvimindeki belirsizlikler, nakit akışını yönetmeyi zorlaştırır. Gübre, mazot ve tohum fiyatlarındaki kur kaynaklı baskı, ilan edilen bu fiyat artışlarını daha çiftçinin cebine girmeden eritiyor. Arz yönlü maliyet şoklarını baskılamadan sadece nominal fiyat artışlarıyla tarımı yönetmeye çalışmak, fiyat-maliyet sarmalını beslemekten başka bir işe yaramaz. Bu durumda enflasyonun bir kez daha hatalı teşhis hatalı üretim paradoksuna iterek devam etmesine zemin hazırlar. Hatırlayacağınız üzere önceki yazılarımda da bahsettim bizim ülkemizde enflasyon talep yanlısı değil tamamen maliyet yanlısı bir olgudur. Siz üretimin devamlılığı için dışarıya yani ithalata mahkumken üstelik bu sadece enerji için değil özellikle tarımsal üretimde üretimin devamı için buna mahkumken bu fiyat maliyet sarmalı çiftçinin üretimden vazgeçmesine neden olabilir, üretimin aşağı yönlü eğilimi ise temel gıda ürünlerinin fiyatını yukarı çekerken enflasyonun artmasına ilişkin de aktör olur. Bu durum karşısında uygulamaya alınan “Dezenflasyon Programının” yine bir işe yaramadığını ve yaramayacağını bize göstermektedir. Unutulmaması gereken bir diğer temel husus ise Türkiye’nin coğrafi konumu ve bu konumun sunduğu yapısal avantajlardır. Asıl çelişki de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Zira Anadolu, sahip olduğu geniş ve verimli topraklar, jeopolitik konumu ve çok çeşitli mikroklima özellikleri sayesinde tarımsal üretimde küresel ölçekte güçlü bir aktör olabilecek potansiyele sahiptir. Bu bağlamda Türkiye, ithalata bağımlı olmak zorunda olan yapısal bir “kıtlık ekonomisi” değildir; aksine doğru politikalarla kendi kendine yeterliliği aşabilecek bir üretim kapasitesine sahiptir.
Hatırlanacaktır ki, özellikle bizim kuşağa ilkokuldan itibaren Türkiye’nin tarımda kendine yetebilen nadir ülkelerden biri olduğu öğretilirdi. Türkiye haritası üzerinde bölge bölge, il il tarımsal ürünlerin dağılımını işleyerek bu zenginliği somut biçimde öğrenirdik. Bu yaklaşım, aslında ülkenin sahip olduğu üretim potansiyelinin erken yaşta fark edilmesini sağlıyordu ancak bugün gelinen noktada, bu potansiyelin büyük ölçüde atıl bırakıldığı ve ithalata dayalı bir yapının tercih edildiği bir süreçte olduğunu görmekte büyük üzüntü verici. Bu durum, salt piyasa başarısızlığıyla açıklanamaz; aksine bilinçli politika tercihlerinin, kurumsal zafiyetlerin ve üretim yerine finansallaşmayı önceleyen ekonomik yaklaşımın bir sonucudur. Tarımda destekleme politikalarının zayıflatılması, girdi maliyetlerinin dövize bağımlı hale getirilmesi ve küçük üreticinin sistem dışına itilmesi, Türkiye’yi kendi potansiyeline rağmen dışa bağımlı bir yapıya sürüklemiştir.
Oysa Türkiye; buğday, arpa ve mısır üretiminde bölgesel liderlik kurabilecek, un, makarna ve bisküvi ihracatında dünya liderliğine oynayabilecek bir ülkedir. Nitekim Türkiye hâlihazırda un ihracatında dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olmasına rağmen, hammaddede ithalata bağımlı hale gelmesi ciddi bir yapısal çelişki yaratmaktadır. Benzer şekilde, sebze-meyve üretiminde iklim çeşitliliği sayesinde dört mevsim üretim yapabilen nadir coğrafyalardan biridir.
Bu çelişkiyi daha iyi anlamak için sık verilen bir örneği genişletmek gerekir: Yüzölçümü Konya Ovası’ndan daha küçük olan Hollanda, yüksek teknoloji kullanımı, planlı tarım politikaları ve güçlü kooperatif yapıları sayesinde dünyanın en büyük tarım ihracatçılarından biri haline gelmiştir. Aynı şekilde İsrail, su kıtlığına rağmen damla sulama teknolojileriyle tarımda verimlilik devrimi yaratmış; Güney Kore ise sınırlı tarım alanlarına rağmen devlet destekli dönüşüm politikalarıyla gıda güvenliğini sağlamıştır. Dolayısıyla mesele, kaynak yetersizliği değil; kaynakların nasıl organize edildiği ve hangi ekonomik paradigma çerçevesinde değerlendirildiğidir. Yani mesele her zaman vurguladığımız “Emek mi / Sermaye-rantiye mi?” meselesidir. Türkiye’nin sorunu üretim kapasitesinin eksikliği değil, bu kapasiteyi harekete geçirecek planlı, kamucu ve stratejik bir kalkınma yaklaşımının terk edilmiş olmasıdır. Bu nedenle yeniden üretim odaklı, çiftçiyi ve yerli girdileri destekleyen, dışa bağımlılığı azaltan bir tarım ve kalkınma politikasına ihtiyaç açıktır. Türkiye’nin buğday ve arpa üretimi başta olmak üzere tarımsal üretimi, sadece iç tüketimi karşılamakla kalmayıp, katma değerli sanayi ihracatımızın da ana motorudur. Tarımı salt bir "maliyet unsuru" veya enflasyonu düşürmek için baskılanması gereken bir sektör olarak görmek, bu ülkenin en büyük stratejik gücünü baltalamaktır.
Çözüm Ne?
Klasik ekonomi politikalarının "piyasa fiyatı her şeyi çözer" yanılgısına düşmeden, devletin oyun kurucu rolünü tarımda yeniden inşa etmeliyiz. Tarımsal istikrarı yakalamak ve potansiyelimizi tam kapasiteye ulaştırmak için şu somut adımlar atılmalıdır bunun için, TMO ödemelerindeki 45 günlük vade tamamen kaldırılmalıdır. Üretici ürünü teslim ettiği an, dijital altyapı kullanılarak ödeme maksimum 3 iş günü içinde hesabına aktarılmalıdır. Hatta ekim döneminde çiftçiye "faizsiz üretim avansları" verilerek bankalara ve yüksek banka faizlerine mahkûm olmaları engellenmelidir. Ayrıca çiftçinin üretim için gerekli olan mazot, gübre ve yem gibi ithalata hassas girdilerde "tarımsal kur sabitlemesi" veya doğrudan sübvansiyon uygulanmalıdır. Fiyatı tarladan sonra değil, tarlaya girmeden önce kontrol altına almalıyız. Türkiye'nin un ve makarna ihracatından elde ettiği yüksek katma değerin bir kısmı, kurulacak bir "Tarımsal Gelişme ve Hakkaniyet Fonu" aracılığıyla hammaddeyi üreten çiftçiye prim olarak geri dönmelidir. Sanayicinin küresel rekabet gücü, çiftçinin yoksullaşması pahasına inşa edilmemelidir. Tarım, serbest piyasanın acımasız arz-talep eğrilerine ve finansal spekülasyonlara terk edilemeyecek kadar hayati bir milli güvenlik meselesidir. Kendi kendine yetebilen Türkiye ideali uzak bir hayal değil, doğru planlama ve adil bölüşümle hayata geçirilebilecek bir gerçekliktir.