Değerli okurlar, finansal istikrar ve kalkınma üzerine çalıştığım yıllardan bu yana ana akım iktisadın en büyük yanılgısına defalarca şahit olduğum gibi bu yanılgıları da önceki yazılarımda sizlere aktarmaya çalıştım, anaakım iktisadın bir yanılgısı olarak “piyasanın kendi kendini regüle edebileceğine ve yapısal reformların doğrusal bir refah üreteceğine olan körü körüne inanç” olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Değerli okurlar, 1 Temmuz itibarıyla 81 ilimizde resmen yürürlüğe giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) uygulaması da tam da bu teorik körlüğün ve kalkınma perspektifinden yoksun adımların yeni bir örneği olarak değerlendirmekteyim.
Böyle bir değerlendirme de bulunmamı da şu şekilde gerekçelendireceğim çevre kirliliğini önlemek, geri dönüşümü teşvik etmek ve ekonomiye yıllık 30 milyar TL katkı sağlamak elbette güzel hedefler, ancak ne var ki bu hedefte kağıt üzerinde muazzam görünen bir olgu. İlk gün 1,5 milyondan fazla ambalajın toplanması, halkımızın bu ekonomik dar boğazda 1 TL’nin bile peşine düşmek zorunda kaldığının bir itiraf olarak yorumluyorum ki buna kamuoyu anketlerinde “Ekonomiye olan güven” ve “Ekonominin Düzeleceğine Olan İnancınız” sorularına verilen yanıtların da ne derece gerçekçi olduğunu gözler önüne bir kez daha seriyor. Aslında bu noktada bu uygulamanın makroekonomik gerçekliğini, fiyatlama davranışlarını ve uluslararası kıyaslamasını bir süzgeçten geçirelim.
Avrupa ve Amerika’daki Karşılığı: Biz Neyi Fiyatlıyoruz?
Sistem bize ambalaj başına 1 TL (mevcut kurla yaklaşık 0,03 Dolar / 0,028 Euro) iade bedeli sunuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse:
- Avrupa (Almanya - Pfand Sistemi): Plastik ve alüminyum kutular için iade bedeli 0,25 Euro (yaklaşık 9 TL).
- Amerika (Eyalet Bazlı Bottle Bill): Eyalete göre değişmekle birlikte ambalaj başına 0,05- 0,10 Dolar (yaklaşık 1,65 - 3,30 TL).
Gelişmiş ekonomilerde bu tutarlar, birey için "caydırıcı ve gerçekten teşvik edici" birer satın alma gücü paritesi (SAGP) barındırır. Bizde ise 1 TL, bırakın bir teşvik edici bir mekanizma olmayı, mevcutta ki enflasyonist ortamda tedavülde olan ve değerini her gecen gün yitiren madeni paramızın karşılığıdır. Kamu otoritesi, çevre politikasını kurgularken halkın reel alım gücünü ve paranın iç değerini denkleme katmayı yine unutmuştur.
"Yeşil Dönüşüm" Fırsatçılığı: Maliyet İtişli Değil, Kâr Güdümlü Enflasyon
Heterodoks iktisadın en temel tezlerinden biri, enflasyonun her zaman saf bir "para arzı" meselesi olmadığı, yapısal bozukluklar ve firmaların fiyatlama davranışlarından beslendiğidir. DOA uygulaması başlar başlamaz bunun en somut örneğini de raflarımızda görmüş olduk zira uygulamanın yürürlüğe girdiği 1 Temmuz'dan hemen sonra, sosyal medyaya ve tüketici hakem heyetlerine yansıyan veriler durumun vahametini özetliyor. Örneğin, 5,75 TL’ye satılan 0,5 litrelik bir pet şişe suyun fiyatı, ertesi gün 7,25 TL’ye fırladı. Burada bulunan rasyonalite kopukluğuna dikkat etmenizi rica ediyorum. Uygulama ile tüketiciye iade edileceği söylenen bedel 1 TL iken, ürüne yansıtılan zam 1,50 TL’yi buluyor burada firmalar, depozito sisteminin getirdiği lojistik ve operasyonel altyapı maliyetlerini doğrudan ve misliyle tüketicinin sırtına yüklemiş durumda.
Ana akım iktisatçılar buna "maliyet artışının fiyatlara doğal yansıması" olarak ele alabilir ancak bu durum, asimetrik piyasa gücüne sahip aktörlerin, kamusal bir düzenlemeyi bahane ederek kâr marjlarını büyütme hamlesi olarak okunmalıdır. Tüketici, daha iade aşamasına gelmeden, cebinden fazladan çıkan 1,50 TL ile zaten bu sistemde borçlu duruma düşürülmektedir. Peki bu noktada ne yapılabilir; öncelikli olarak çevre ve kalkınma politikalarını birbirini dışlayan unsurlar olmaktan çıkarılmalıdır eğer kalkınma odaklı bir vizyon ortaya koyulacaksa, devletin buradaki rolü sadece "dijital cüzdan" altyapısı kurmak olamaz. Depozito bahanesiyle ambalajlı ürünlere yapılan asimetrik zamlar (iade bedelinin üzerindeki artışlar) tavan fiyat veya kar marjı sınırlamasıyla engellenmelidir. İade tutarı, Türkiye’nin iç enflasyon gerçeklerine uygun olarak, en azından bir ekmek veya toplu taşıma bilet bedeline endekslenerek anlamlı bir seviyeye (örneğin ambalaj başına 3-5 TL) yenilenmelidir. Aksi takdirde, halkın çevre bilincini artırmayı hedefleyen bu sistem; dar gelirli vatandaşın sırtına binen yeni bir dolaylı vergiye ve sermayenin fiyat manipülasyon aracına dönüşmekten öteye gidemeyecektir.