Değerli okurlar, 20 Temmuz 1974te “Ayşe Tatile Çıksın” diyerek başlatılan şanlı Barış Harekatımızın üzerinden geçen 52 yıl, tarihin sayfalarında Türk Milletinin, Türk ordusunun şanla şerefle kazandığı zaferle yer edinmiştir, başta harekatta görev alan ve canlarını vatanımıza veren şehitlerimizin ve gazilerimizi saygı yad ediyorum.

Değerli okurlar 1974 Kıbrıs Harekatı yalnızca askeri bir eylem olarak görmek, Türkiyenin jeopolitik, askeri ve diplomatik perspektif ile konuyu ele almak konuyu biraz da eksik bırakmak demektir. 1974 harekâtına, iktisadi bir perspektifle baktığımızda bu süreç, Türkiye’nin dışa bağımlılıkla olan sancılı imtihanının daha da görünür, toplum nezdinde hissedilebilir bir noktaya geldiğinin görüntüsüdür. Bugün, bir iktisatçı olarak geriye dönüp baktığımda, o gün atılan adımların "stratejik bağımsızlık" arayışında ne kadar hayati olduğunu, ancak sistemik bir "kalkınma modeline" dönüştürülemeyişinin maliyetini bugün nasıl ödediğimizi görüyoruz.

1974: Bir Dönüm Noktası ve Yapısal Kırılma

Kıbrıs Barış Harekâtı, salt askeri başarı değil, aynı zamanda Türk ekonomisi için dışsal bir şoktu. ABD’nin uyguladığı silah ambargosu, ülkenin savunma sanayii ve teknoloji arzı konusundaki "yumuşak karnını" bir gecede ifşa etti, iktisadi çerçeveden baktığımızda; o dönemde yaşananlar klasik bir arz kısıtıydı. Dışa bağımlı bir sanayileşme modelinin, siyasi kriz anlarında nasıl bir savunmasızlık yarattığını acı bir şekilde gördük. ASELSAN ve benzeri kurumların kuruluşu, bu "zorunlu yerlileşme" refleksinin bir sonucu olsa da, o günkü hata, bu yerlileşmeyi sadece savunma sanayii ile sınırlı tutup, genel sanayi politikasını yapısal bir üretim devrimine ne yazık ki dönüştüremedi.

2026: Kısır Döngülerin Tekerrürü mü?

Bugün 2026 yılına baktığımızda, manzara maalesef 1974’ün yapısal sorunlarının farklı bir "teknoloji ve finans" kisvesi altında devam ettiğini gösteriyor. Türkiye ekonomisi, %2,5 gibi düşük bir büyüme hızıyla patinaj yaparken, cari açık gibi kronik yaralarımız yeniden kanamaya başladı. 2026 Mart ayında 9,7 milyar dolarla kaydedilen cari açık, Haziran verilerinde yer alan 1.46 Trilyonu bulan faiz ödemeleri, rantiyeye ve dışa bağımlı büyüme modelinin hala en büyük "çapa" olduğunu kanıtlıyor.

Günümüz politikalarına dair eleştirilerim şunlardır:

  • Finansallaşma Tuzağı: 1974’te sanayiye ambargo vardı, bugün ise yüksek faiz ve volatil sermaye hareketlerine (sıcak para) "ambargo" uyguluyoruz. Sermaye çıkışlarının devam ettiği, rezervlerin eridiği bir ortamda, sadece "dönemsel ve tepkisel" müdahalelerle ekonomi yönetilmeye çalışılıyor.
  • Üretim Yapısı: 1974'ten bu yana savunma sanayiinde büyük bir mesafe katettik, evet. Ancak ana akım sanayi üretimindeki %0,3'lük daralma, Türkiye'nin katma değerli üretimden hala ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. İthalata dayalı bir ihracat yapısı, kur şoklarında bizi 1974'te olduğumuz kadar kırılgan bırakıyor.
  • Para Politikasının Sınırları: Enflasyon hedeflerinin sürekli yukarı yönlü revize edildiği (2026 için %24 gibi) bir sistemde, para politikası sadece "sözel yönlendirme" ile çalışmaz. Kalkınma odaklı bir iktisadi model, sadece faiz oranlarıyla değil, doğrudan yatırım ve sanayi politikalarıyla desteklenmelidir.

Son Söz: Tarihten Ders Almak

Kıbrıs Barış Harekâtı bize şunu öğretti: Eğer kendi teknolojinizi ve finansal gücünüzü üretmezseniz, dış politika kararlarınızın ekonomik faturasını ödemeye mahkûmsunuz.

2026’da Türkiye, "Dünya’nın 11. büyük ekonomisi" olmakla övünürken, sanayi üretimindeki daralmayı ve cari açığı görmezden gelemez. İktisadi bakış açısı, ekonomiyi sadece rakamlardan ibaret görmez; bir üretim ve bölüşüm meselesi olarak görür. Türkiye’nin artık "büyüme-cari açık" döngüsünden çıkıp, yapısal olarak kendi kendine yetebilen, yüksek teknolojili ve adil bölüşümü esas alan bir planlı kalkınma modeline geçmesi şarttır. Aksi takdirde, her 50 yılda bir aynı yapısal darboğazları konuşmaya devam edeceğiz.