Genç adam sabah erkenden kalktı.
Beyaz gömleğini ütüledi, ayakkabılarının tozunu sildi. Şeffaf dosyasına diplomasını, yabancı
dil belgesini ve katıldığı kursların sertifikalarını yerleştirdi.
Üçüncü iş görüşmesine gidiyordu.
Akşam eve döndüğünde annesi mutfakta çorbayı ısıtıyordu.
“Nasıl geçti?” diye sordu.
“Tecrübeli birini arıyorlarmış.”
Annesi başını önüne eğdi. Oğlunun beş yıl okurken, hangi arada tecrübe kazanması
gerektiğini soramadı. Çorbayı önüne koydu.
Duvarda mezuniyet fotoğrafı asılıydı. Fotoğraftaki genç gülümsüyordu. Masadaki genç ise
artık gülmüyordu.
Annesi yıllar önce ona:
“Sen yeter ki oku, hayatın kurtulsun,” demişti.
Şimdi ikisi de aynı evde, aynı sorunun cevabını bekliyordu:
Bir genç okuyarak kurtulamıyorsa, bu genç nasıl kurtulacaktı? Ve bu ülkeyi kim
kurtaracaktı?
Diplomanın sustuğu ülke
Türkiye’de milyonlarca çocuğa aynı hikâye anlatıldı:
Çalışırsan kazanırsın. Okursan yükselirsin. Üniversiteyi bitirirsen kendi ayaklarının üzerinde
durursun.
Çocuklar inandı.
Sabah karanlığında dershanelere gittiler. Bayramlarda test çözdüler. Gençliklerini sınav
salonlarında, ailelerinin birikimini özel okullara, yurt ve ev kiralarında bıraktılar.
Sonra diplomalarını alıp hayatın kapısına geldiler.
Kapıda küçük bir ilan asılıydı:
“En az üç yıl deneyim.”
TÜİK’in 2025 verilerine göre lisans mezunlarının kayıtlı istihdam oranı yüzde 73,9’a geriledi.
Ön lisans mezunlarında bu oran yüzde 65,7 oldu. Lisans mezunlarının ilk işlerini bulması
ortalama 14,2 ay sürdü.
Üstelik çalışmak, insanın okuduğu işi yapabildiği anlamına gelmiyor.
Ücretli çalışan lisans mezunlarının yalnızca yüzde 56,7’si eğitim aldığı alanla uyumlu bir
meslekte çalışıyor. Diğer bir ifadeyle çalışan üniversite mezunlarının önemli bir bölümü,
yıllarca eğitimini aldığı mesleğin dışında hayatını sürdürmeye çalışıyor.
Mühendis satış danışmanı, öğretmen çağrı merkezi çalışanı, iktisat mezunu kurye oluyor.
Helalinden para kazanılan her iş iştir. Bunda utanılacak hiçbir şey yoktur.
Utanç verici olan, bir ülkenin yetiştirdiği insanın bilgisini kullanamamasıdır.
Bir mühendisin başka bir işte çalışması yalnızca onun kaybı değildir; milletin eğitim için
harcadığı yılların da kaybıdır.
İşsizlerin yarısı neden üniversite mezunu?
TEPAV’ın Eurostat ve TÜİK verileri üzerinden yaptığı değerlendirmeye göre Türkiye,
2024’te incelenen 33 ülke arasında üniversite mezunlarının işsizlik oranının genel işsizlik
oranını aştığı tek ülke oldu.
Daha çarpıcısı şudur:
Türkiye’de 25–34 yaş grubundaki işsizlerin yüzde 49,2’si yükseköğretim mezunuydu. Bu
oran 2014’te yüzde 31,9’du.
Yani genç işsizlerin neredeyse yarısı üniversite mezunudur.
Eskiden yoksulluk eğitimsizlikle açıklanırdı. Bugün yoksulluğun elinde diploma, cebinde
yabancı dil belgesi, telefonunda iş arama uygulaması var.
Türkiye yeni bir toplumsal sınıf yarattı:
Diplomalı yoksullar.
Bu insanlar açlıktan önce mahcubiyetle mücadele ediyor.
Sabah evden işe gidiyormuş gibi çıkıyorlar. Arkadaşlarının düğünlerine gitmek istemiyor, aile
toplantılarında “Sen ne yapıyorsun?” sorusundan kaçıyorlar. Otuz yaşına yaklaştıkları hâlde
annelerinden yol parası istemekten utanıyorlar.
Oysa utanması gereken onlar değildir.
Çünkü bu gençler tembel değil; hayatın giriş kapısında yıllardır sırasını bekleyen bir nesildir.
İşsiz değil, hayatsız bırakıldılar
Bir iş yalnızca maaş değildir.
İş, insanın ailesinden bağımsızlaşmasıdır. Evden çıkması, geleceğini planlaması, sevdiği
insanla yuva kurabilmesi, toplumda kendisine bir yer açabilmesidir.
İşi olmayan genç yalnızca gelirini kaybetmez.
Evliliğini erteler. Çocuk sahibi olmaktan vazgeçer. Kendi evine çıkamaz. Anne babasının
yanında, çocukluğunun küçük odasında yetişkin olmaya çalışır.
Duvarındaki üniversite flaması solarken o, her sabah aynı yatağa biraz daha yaşlı uyanır.
Böylece genç işsizliği; doğum oranlarının düşmesine, ruhsal sorunlara, aile içi gerilime ve
beyin göçüne bağlanır.
Bazıları bavulunu toplayıp gider.
Gidemeyenler ise bedenen burada, geleceklerini başka yerde yaşamaya başlar.
Bir ülke gençlerini yalnızca sınır kapılarında kaybetmez. Onların umutlarını kaybettiği
gün de kaybeder.
Her ile üniversite açmak yetti mi?
Üniversite sayısını artırmayı eğitim politikası sandık.
Binalar yaptık, tabelalar astık, kontenjanlar açtık. Fakat hangi alanlarda kaç mezuna ihtiyaç
olduğunu, eğitimin niteliğini ve bu gençlerin nerede çalışacağını yeterince hesaplamadık.
Üniversite, iş gücü planlamasından koparıldığında bilim yuvası olmaktan çıkıp işsizliği dört
yıl erteleyen bir bekleme salonuna dönüşür.
Sorun çok fazla gencin okuması değildir.
Sorun, eğitim ile üretim arasında bağ kurulamamasıdır.
Türkiye’nin daha az üniversite mezununa değil; iyi yetişmiş insanını doğru yerde
değerlendiren bir düzene ihtiyacı vardır.
Liyakat yoksa diploma susar.
Üretim yoksa mühendis işsiz kalır.
Bilim desteklenmiyorsa araştırmacı gider.
Ekonomi nitelikli iş üretmiyorsa üniversiteler, her yıl umutları yüksek fakat hayat kurma
imkânları düşük yeni mezunlar verir.
Son söz
Gece yarısı annesi uyandı.
Oğlunun odasında ışık hâlâ yanıyordu. Genç adam bilgisayarın başında yeni iş ilanlarına
bakıyordu.
Kadın kapıyı açmadı.
Çünkü söyleyecek yeni bir tesellisi kalmamıştı.
Koridordaki duvarda mezuniyet fotoğrafı duruyordu. Çerçevenin içindeki genç, kepini havaya
fırlatmış gülümsüyordu. Masanın başındaki genç ise aynı diplomanın dosyasını yeniden
kapattı.
Yarın başka bir görüşmeye gidecekti.
Yine ütülü gömleğini giyecek, yine kendisini anlatacak, yine “Sizi ararız,” sözünü duyacaktı.
Telefon belki hiç çalmayacaktı.
Fakat annesi her telefon sesinde mutfaktan umutla çıkacaktı.
Bir nesle:
“Okursanız kurtulursunuz,” dedik.
Onlar okudu.
Şimdi sıra bizde:
Ya onlara emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir ülke kuracağız ya da diplomalarını,
karşılıksız verilmiş bir sözün belgesi olarak duvarda seyredeceğiz.