Değerli okurlar, bu haftaki yazıma nereden başlamam gerektiğini açıkçası pek bilemedim sanırım en doğrusu kitabın doğrudan ortasından başlamak olacak.
Malumunuz geçtiğimiz haftadan beri ülkemizdeki fon krizi ekonomiyle alakalı haberlerin ana merkezinde duruyor ve son yazımda da bu konuya değinmiştim bu hafta da yine aynı konudan ancak farklı bir eksenden değinmeye devam edeceğim. Deneyimlerimden yola çıkarak son tartışmalardan bu yana iktisat yazınındaki en büyük yanılgılardan birini izliyoruz diyebilirim bu yanılgı: Sermaye piyasalarında spekülatif saiklerle pozisyon alıp kaldıraçlı kumar masasında kaybedenlerin, toplumsal bir "mağdur" kategorisine sokulma çabası.
Piyasaların yapısı üzerine yürütülen tartışmalarda, borsaları ve fon piyasalarını doğrudan birer “Ponzi şeması” olarak nitelemek ilk bakışta cezbedici görünse de iktisadi gerçeklik bu kadar siyah ve beyaz değildir. Ponzi düzenleri, ortada gerçek bir üretim veya katma değer olmaksızın, sonradan sisteme girenlerin parasıyla ödenen hayali getiriler üzerine kuruludur ve kaçınılmaz olarak çökmeye mahkûmdur. Borsa her ne kadar spekülatif dalgalanmaları ve köpük dönemleriyle zaman zaman bir Ponzi mimarisini andıran görüntüler sergilese de, temel işleyişi itibarıyla bu mekanizmadan ayrışır. Pay senetleri, teoride ve ideal işleyişte reel ekonominin omurgasını oluşturan şirketlerin mülkiyet haklarını temsil eder; bu işletmeler mal ve hizmet üretir, kâr veya zarar eder. Piyasayı spekülatif bir kumarhane olmaktan çıkarıp kamusal bir denetim mekanizmasına bağlayan unsur ise düzenleyici ve denetleyici kurumların varlığıdır. Sıkı bir kamusal gözetim, sermaye piyasalarının salt bir spekülasyon alanına dönüşmesini engellemek ve birikimleri reel yatırımlara yönlendirmek için hayati önem taşır.
Bu noktada Prof.Dr. Baki Demirel, son dönemdeki tartışmalara noktayı koyarak gerçeğin altını kalın bir çizgi çizdi: “Borsa veya benzeri spekülatif araçlarda mağdur olmaz; finansal köpüğün patlamasıyla zarar eden ancak bir ponzi mantığının gönüllü ya da bilinçsiz aktörüdür.” Baki Demirel’in bu tespiti, Selva Tor’un haklı şerhiyle birlikte okumak zorundayız. Tor’un, mahalle esnafının, emeklinin "enflasyona yenilmeme" saikiyle bu çarkın içine çekildiğine dikkat çekiyor.
Lakin iktisadi gerçeklik bize şunu söylüyor: Spekülatif rantın cazibesine kapılan geniş kesimlerin varlığı, sistemin ana karakterini değiştirmez; aksine, varlık fiyatları balonunun ne denli tehlikeli bir toplumsal yıkım aracına dönüştüğünü kanıtlar. Burada diğer nokta ise bu sistemin içine çekilenlerin neden çekildiği sorusunu da sormak gerekir, bu denli bir enflasyonun olduğu, dış borçların, faiz ödemelerin bu denli büyük yük oluşturduğu ve gelirin eridiği bir ortamda aslında düşük ve sabit gelirlilerin bu denli büyük kar getirmeyi vaat eden hususlara eğilim göstermesi aslında olağandır zira dış borca, üretmeden tüketmeye, sıcak paraya bu kadar bağımlı olan bir ekonomik yapı aslında bu krizin neden oluştuğunu da açık açık bize gösterdi.
Likidite Tercihi ve Endojen Para
Post-Keynesyen iktisat, neoklasiklerin "piyasalar her zaman dengededir ve rasyoneldir" masalını elinin tersiyle iter. Paranın endojen yani içsel olduğu, arzın talebe göre şekillendiği bir dünyada, finansal sistemin yarattığı likidite fazlası her zaman reel ekonomiye değil, varlık piyasalarına akar. Hyman Minsky’nin finansal istikrarsızlık hipotezi tam da bunu söyler: İstikrar istikrarsızlığı doğurur. Spekülatif ve Ponzi finansman türleri, ekonomi ne kadar uzun süre istikrarlı görünürse o kadar yaygınlaşır. Bugün Türkiye’de ve küresel çevrede yaşananlar, Minsky’nin teorisinin gerçekliğini kanıtlar niteliktedir. Bir kesim yüzlerce konutun, devasa finansal portföylerin sahibi olurken, geniş halk kitleleri enflasyonun ve hayat pahalılığının altında ezilmektedir. Devletin bütçe kaynaklarını, vergi mükelleflerinin ortak havuzunu (asgari ücretlinin, tarladaki çiftçinin ödediği vergileri) spekülatif kayıpları telafi etmek için seferber etmek, iktisadi adaletle bağdaşmadığı gibi ahlaki de değildir.
Kamusal Öncelikler ve İktisadi Dönüşüm
Selva Tor’un işaret ettiği üzere, olası bir tasfiye süreci veya müdahale alanı, kamusal öncelikleri gözeten bir iktisadi dönüşüm perspektifiyle ele alınmalıdır. Aksi takdirde, sosyoekonomik erozyon kaçınılmazdır. Heterodoks iktisat çerçevesi bize açıkça emreder: Kaynak dağılımında öncelik rantiyeye değil, emeğe verilmelidir. Eğer kamusal bir müdahale yapılacaksa, bu müdahale borsa spekülatörlerinin zararını karşılamak için değil;
- Ücret, maaş ve aylıkların insan onuruna yaraşır seviyeye çekilmesi,
- Yoksulun, öğrencinin ve borç batağındaki çiftçinin borçlarının tasfiye edilmesi,
- İşsiz gençlere yönelik kamu yatırımları eliyle nitelikli istihdam yaratılması için yapılmalıdır.
Devletin bilançosu, spekülatif fonların zarar sigorta poliçesi değildir.
Devlet; halkın sağlığı, eğitimi, huzuru ve insanca yaşam koşulları için vardır. Toplumsal ve ekonomik dayanıklılığımızı aşındıran bu zafiyetten çıkışın yolu, finansal köpükleri beslemek değil; Minsky’nin ve Keynes’in yıllar önce işaret ettiği gibi, "rantın ötenazisi" ve reel ekonominin, emeğin üretken gücüyle yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
Bu tartışmalar ışığında, ülkemizde gelir ve servet eşitsizliğini derinleştiren mevcut vergi politikalarının reel ekonomi üzerindeki baskısını, önümüzdeki yazımızda detaylıca ele alacağım