Değerli okurlar, bu haftaki yazımda cumhuriyet tarihimizin en büyük mali krizine ve fon krizine yeniden değineceğim, zira kriz patladığı andan itibaren ağırlıklı olarak bizim de ana gündemimizde olan, her sohbette muhakkak değinmek zorunda kaldığımız bir gerçek var tarih, milletlerin hayatında bazen öyle kırılma anları kaydeder ki, bu anlar sadece ekonomik göstergelerin bozulduğu birer maliyet tablosu değil, o ülkenin egemenlik haklarının, sosyal dokusunun ve milli geleceğinin iktisadi kumpaslarla nasıl ipotek altına alındığının birer belgesidir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, resmî istatistiklerin ve makroekonomik illüzyonların ötesinde, cumhuriyet tarihinin en büyük mali krizi ve derin bir fon yolsuzluğu sarmalı da tam da böyle bir toplumsal gerçekliği kendi içinde barındırmaktadır.

Piyasa fundamentalizminin ezberleriyle zihinleri dumura uğratılmış bazı liberal ekonomistler ve "akademik unvan sahipleri", bu devasa fon vurgunları ve batık özel borçlar karşısında hemen klasik refleksleriyle ortaya çıkıp şu pervasız teklifi savuruyorlar: “Bu insanların parasını devlet bütçesinden, yani halkın vergileriyle ödeyin!”

Neoliberal Hurafeler ve "Özel Borcun" Toplumsallaştırılması

Bu zihniyet, bugüne kadar sürekli eleştirdiğimiz neoliberalizmin temel dogmalarını bir kez daha kendi perspektifleri ile gözler önüne sermektedir. Başka zamanlarda bu fundamentalist ekonomistler ortalığı "büyük bir bütçe açığı var" çığlıklarıyla inletip, devletin halka yapacağı en temel sosyal harcamaları, eğitime ve sağlığa ayıracağı bütçeyi kısmasını telkin ederek devletin küçülmesi gerektiğini savunurlarken ve aynı zamanda “Sosyal Devletin” varlığını bir "israf" olarak gösteriyorken, kriz kapıyı çaldığında veya kendi yarattıkları zinciri patladığında birdenbire "kamu bütçesini" hatırlarlar oldular.

İşte buradaki çelişki veyahut adına ne derseniz, Alfred S. Eichner’ın "The Megacorp and Oligopoly" adlı eserinde ele aldığı o devasa tekelci yapıların ve kapitalist birikim rejiminin doğasında yatar: “Karlar özelleşirken, zararlar toplumsallaşır”. Piyasa aktörlerinin, oligopollerin ve finans spekülatörlerinin vurdukları vurgunlar "özel kâr" hanesine yazılırken; sistem tıkanıp vurgun patladığında ortaya çıkan devasa borç birikimi, halkın sırtına "kamu borcu" olarak yıkılmak istenmektedir. Oysa heterodoks iktisat ve post-Keynesyen iktisat geleneği çok net bir şekilde şu farkı ortaya koymaktadır; “özel sektörün ve rantiye sınıfının batık borçları kamusal bir sorun değil, bizzat vurguncu sistemin özgül bir çürümenin sonucudur.” Kamu bütçe açığı sorunu diye ortaya atılan yapay krizlerin tek bir amacı vardır: İnsanlar buna inansın, kamunun verimsiz olduğu yalanı toplumun zihnine kazınsın ve böylece kalan son kamusal varlıkların da özelleştirilmesinin önünde engel kalmayarak, kamusal varlıkların satışının önü açılsın.


Güvencesiz Toplum İnşası ve Sosyal Güvenliğe Sızma Operasyonu

Düşününüz ki; sosyal devleti küçülttük ve ilgili alanı tamamen özel sektöre terk ettik, bu terk yapılırken de “kamusal varlıklar kar etmiyor” diyerek özelleştirdik peki o zaman ne olacak? Cevap basit daha önceki özelleştirmelerde olduğu gibi ilgili alanda doğal tekel yaratacağız. Önce eğitim ve sağlık piyasalaştırılarak nitelikli birer kamu hizmeti olmaktan çıkarıldı, parası olanın aldığı bir metaya dönüştürüldü. Eğitim ve sağlık teslim alındıktan sonra gözlerini en büyük sosyal güvenlik kalkanına diktiler. Sosyal güvenlik sistemine sistematik bir şekilde "Ponzi şeması" ya da "batık fon" yaftası vurarak, halkın gelecekteki güvencesini de uluslararası finans çarklarına ve özel sigorta monopollerine kurban etmek istiyorlar.

Yapılanlar, Ziya Gökalp'ın Türkçülüğün Esasları adlı ölümsüz eserinde işaret ettiği milli ve tasnif edilmiş sosyal bünyeyi parçalamaya yönelik kozmopolit bir saldırıdır. Bu, bilinçli bir güvencesiz toplum inşasıdır. Toplumu köklerinden, kandaşlık ve harsî dayanışma bağlarından kopararak atomize etmek, piyasanın kuralsız ve acımasız kurallarına mahkûm etmek istemektedirler. İnsanları geleceksiz, güvencesiz ve örgütsüz bırakarak toplumsal dinamikleri yok etmekten başka bir şeyi ifade edemiyorlar.

Augusto Graziani ve Parasal Üretim Devresi

Bu bölüm biraz daha akademik ve teorilere dayanacak ancak mümkün olduğunca basite indirgeyerek bu düzeni anlatmaya çalışacağım. Augusto Graziani’nin The Monetary Theory of Production (Parasal Üretim Teorisi) adlı eserinde kanıtladığı gibi, kapitalist bir parasal ekonomide para, tarafsız bir değişim aracı ("örtü") değildir; para bizzat üretim ve bölüşüm ilişkilerini, güç ve iktidar odaklarını belirleyen kurumsal bir araçtır. Parasal devrenin en başında banka kredisini ve finansal mekanizmaları elinde tutan seçkin çevreler, bu fonları toplumsal refah için değil, kendi spekülatif çıkarları için kullanırlar. Fon yolsuzlukları, bu parasal devrenin tepesindeki oligarkların, halkın emeğiyle yarattığı artık değerleri ve birikimleri hortumlamasının modern tezahürüdür.

Devletin Tüm Organlarıyla Mücadelesi ve Sosyolojik Boyut

Türk devleti, tüm organlarıyla, yargısıyla, mali denetim mekanizmalarıyla ve kararlı siyasi iradesiyle bu fon yolsuzluğunun ve soygun düzeninin üzerine gitmek zorundadır. Bu sadece mali bir suç değil, milli güvenliğimizi ve toplumsal barışımızı hedef alan ağır bir ekonomik sabotajdır. Fon yolsuzluklarının sosyolojik boyutu en az iktisadi boyutu kadar trajiktir. Bu vurgunlar, Türk milletinin orta direğini tamamen tasfiye etmekte, toplumu dürüst çalışma erdeminden koparıp "vur-kaç" ekonomisinin sefil birer kurbanı haline getirmektedir. Başta gençlerimiz olmak üzere Türk halkının ekonomiye ve geleceğe olan inancı kırılmakta, milli aidiyet bilinci zedelenmektedir. Bir Türk iktisatçı olarak; Rasyonalist, halkçı ve devletçi bir iktisadi akılla bu çürümüş düzenin değişmesi gerektiğini savunuyorum. Karın özelleştirilip zararın toplumsallaştırıldığı bu neoliberal sömürü düzenini yıkacak; eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten sanayiye kadar her alanda “Planlı Kalkınma Ekonomisi” modelini bu topraklarda hakim kılınmasını savunmaya devam edeceğim.