Değerli okurlar, bu haftaki yazımda son günlerde piyasalarda yaşadığımız fon krizine değineceğim.

Geçtiğimiz bir hafta boyunca Türk sermaye piyasaları, ezberleri bozan, mahiyeti, içeriği itibarıyla neoliberal iktisadın "görünmez el" ve "piyasa kendi dengesini bulur" masallarını yerle bir eden devasa bir likidite sarsıntısı, bir başka deyişle bir "fon yangını" ile sarsıldı. Bazı portföy yönetim şirketlerinin çatısı altında toplanan, yüz binlerce küçük tasarrufçunun 800 milyar liralık büyüklüğü aşan 131 yatırım fonu peşi sıra tasfiye sürecine sokuldu. Borsa İstanbul günlerce kan kaybetti, endeks sert bir şekilde geri çekildi ve nihayetinde Finansal İstikrar Komitesi ile Merkez Bankası ve BDDK acil müdahalelerde bulunmak zorunda kaldı.

Alışılagelmiş iktisatçılar ya da teknik ifade ile ortodoks iktisatçılar ve piyasa bültenleri her zamanki gibi bu krizi karşı gözlemlediğim “münferit bazı oyuncuların aşırı risk alması, birkaç çürük elmanın sistemi manipüle etmesi” olarak okumaya çalışıyorlar. Oysa Post-Keynesyen iktisat çerçevesi bize çok daha derin, yapısal ve sistemik bir hakikati fısıldıyor: “Kapitalist piyasalar özü itibarıyla belirsizlik üzerine kuruludur ve gözetimsiz bırakıldıklarında spekülatif birer kumarhaneye dönüşmeye mahkûmdurlar.”

Enflasyonist Baskı, Rant ve "Küçük Yatırımcı" Sığınağı

Bu krizin kökenini anlamak için öncelikle neoliberal ortodoks politikaların yarattığı gelir dağılımı uçurumuna ve kalıcı yüksek enflasyon olgusuna bakmalıyız. Yıllardır ezici bir enflasyon baskısı altında ezilen, ücretleri eriyen, servet dağılımının en üstteki %10’luk kesim lehine bozulduğu bir Türkiye’de, orta ve dar gelirli vatandaş gerçek anlamda bir hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Mevcut iktidarın ve ekonomi yönetiminin uyguladığı yüksek faiz odaklı, talebi baskılayan ama yapısal dönüşüm sağlayamayan kısmi ortodoks program, reel ekonomideki tıkanıklıkları aşamadı. Tasarruflarını enflasyondan korumak isteyen yüz binlerce küçük yatırımcı, bankalardaki negatif reel faiz ortamından kaçarak borsaya ve yüksek getiri vadettiği söylenen bu "serbest fonlara" akın etti.

İşte Post-Keynesyen teoriye göre tam da burada "Hayvansal Güdüler" devreye girer. Belirsizliğin tavan yaptığı, rasyonel hesap yapılabilmenin imkansızlaştığı ortamlarda iktisadi aktörler tamamen psikolojik dalgalanmalarla, kısa vadeli kazanç hırsıyla ya da "sürü psikolojisiyle" hareket ederler. Portföy yönetim şirketleri, düşük likiditeli hisselerde yapay fiyat hareketleri yaratarak, borçlanarak ve muazzam getiriler vadederek bu psikolojiyi körükledi. Para, üretken yatırımlara değil, tam anlamıyla bir varlık fiyatı balonuna ve spekülasyona kanalize edildi.

Finansallaşmanın Krizi ve Likidite Tuzağı

Süreç, fonlara para girişi devam ettiği sürece kâğıt üzerinde "muhteşem kârlar" yazdı. Ancak Hyman Minsky’nin ünlü “Finansal İstikrarsızlık Hipotezi” bize açıkça göstermiştir ki; “istikrarsızlığın kendisi istikrarsızlık üretir”. Finansal genişleme dönemlerinde riskli borçlanmalarla finanse edilen varlık fiyatları, bir noktada "Ponzi finansman" aşamasına geçer. Yani varlık satışlarından elde edilen gelir, borç ve anapara ödemelerini karşılayamaz hale gelir. Geçtiğimiz hafta yaşanan tam da budur: Bir fonun ödemelerini yapamamasıyla başlayan tık sıkışıklığı, "çıkış kapısındaki yığılmaya" ve hisselerin alıcısız kalmasına yol açtı. Likidite, tam da en çok ihtiyaç duyulduğu anda buharlaştı.

Bakan Mehmet Şimşek her ne kadar "Genele yayılmış sistemik bir risk yok, birkaç fonun problemi" diyerek piyasayı yatıştırmaya çalışsa da, Merkez Bankası'nın ve diğer kamu kurumlarının attığı adımlar krizin boyutunun ne kadar vahim olduğunu açıkça gözler önüne serdi. Merkez Bankası'nın repo fonlamasını artırması, bankaların borçlanma limitlerini 10 katına çıkarması ve milyarlarca liralık döviz/rezerv hareketleri, krizin sadece borsayla sınırlı kalmayıp bankacılık sistemine sıçrama potansiyelini bertaraf etmek için atılan ateşi söndürme hamleleridir. Dahası, Emlak Katılım gibi kamu ortaklıklarının krizdeki bazı şirketleri bünyesine katma çabası, piyasa başarısızlıklarının faturasının yine kamuya, yani halkın sırtına yıkıldığının en somut kanıtıdır.

Bir Alternatif Şart: Üretim ve Denetim

Uluslararası deneyimlerimle, mali istikrar üzerine çalışmış bir iktisatçı olarak şunu çok net söylemeliyim: ““Piyasa köktenciliği” ve "serbest piyasa her şeyi çözer" dogması Türkiye ekonomisini duvara çarpmıştır.”Para ve kur politikaları sadece faiz oranlarını manipüle etmekten ibaret olamaz. Finansal piyasaların başıboş bırakıldığı, denetim mekanizmalarının işlevsizleştiği (ki uluslararası denetim kurumlarının ve MSCI'ın geçmişteki uyarıları ortadadır), ekonominin rantiye kesimine kurban edildiği bir düzen sürdürülebilir değildir.

Bugün yapılması gereken; neoliberal masallarla günü kurtarmak değil, Keynesyen anlamda “kamu otoritesinin piyasalar üzerindeki stratejik denetimini ve müdahale kapasitesini kalıcı olarak artırmaktır.” Sermayenin hareketleri, küçük tasarrufçunun sömürülmesine izin vermeyecek şekilde sıkı denetime tabi tutulmalı; kaynaklar spekülatif fonlara değil, ülkenin kronik sorunlarını çözecek olan “istihdam yaratıcı, katma değerli reel üretim sektörlerine” yönlendirilmelidir.

Aksi takdirde, bu "fon yangınları" sönmüş gibi görünse de, neoliberal sistemin yarattığı bu kırılgan zemin üzerinde daha büyük fırtınaların kopması kaçınılmaz olacaktır. Sermaye piyasasının temel hammaddesi para değil, “güvendir”; ve o güven, ancak adil, şeffaf ve emeği önceleyen bir ekonomi politikasıyla yeniden tesis edilebilir.