Mustafa Kemal Atatürk’ü çoğu zaman tarihin büyük sahnelerinde hatırlıyoruz. Çanakkale’de, Samsun’da, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da… Karşımızda hep aynı görüntü var: Kararlı bir yüz, keskin bir bakış ve tarihin akışını değiştiren kararlar.
Fakat insanı gerçekten anlamak için yalnızca ne yaptığına değil, neden öyle düşündüğüne de bakmak gerekir.
Çünkü tarihin görünen yüzünde savaşlar, antlaşmalar, devrimler ve zaferler vardır; görünmeyen yüzünde ise bir insanın zihniyle verdiği mücadele…
Mustafa Kemal’in hikâyesini biraz da buradan okumak gerekir.
30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı Devleti için yalnızca askerî bir yenilgi söz konusu değildi. Yıllardır devam eden savaşların, kayıpların ve toprak kayıplarının yarattığı derin bir yorgunluk vardı. Bir toplumun yalnızca toprakları değil, geleceğe dair inancı da sarsılmıştı.
Böyle zamanlarda insanın önünde genellikle iki kolay yol belirir: Ya gerçeği inkâr etmek ya da olup biteni kabullenip beklemek.
Mustafa Kemal’in zihnindeki asıl farklılık belki de burada ortaya çıkıyordu.
O, yenilgiyi inkâr etmedi. Fakat yenilgiyi kader olarak da kabul etmedi.
İstanbul işgal edildiğinde söylediği aktarılan “Geldikleri gibi giderler” sözü bu nedenle yalnızca cesur bir cümle olarak görülmemeli. Bu söz, mevcut durum ile geleceğin aynı şey olmadığına dair güçlü bir zihinsel tutumun ifadesiydi.
19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkış da bu zihinsel tutumun somutlaşmış hâliydi. Bir imparatorluğun enkazı içinde yeni bir siyasal ve toplumsal düzenin mümkün olabileceğine inanmak, her şeyden önce bir gelecek tasavvuru gerektiriyordu.
Belki de Mustafa Kemal’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, yaşadığı deneyimleri yalnızca hatırlamakla kalmayıp onlardan bir düşünce sistemi oluşturmasıydı.
Trablusgarp, Balkan Savaşları, Çanakkale, Suriye ve Birinci Dünya Savaşı…
Her cephe, ona yalnızca askerî deneyim kazandırmadı. İnsan davranışını, devletlerin gücünü, orduların zaaflarını, toplumların dayanma kapasitesini ve savaşların gerçek bedelini de öğretti.
Bugün nörobilim, insan beyninin geçmiş deneyimlerden yararlanarak geleceğe ilişkin tahminler üreten bir sistem olduğunu anlatıyor. Mustafa Kemal’in askerî ve siyasî kararlarını modern nörobilimle birebir açıklamak elbette mümkün değildir. Ancak onun farklı deneyimleri birbirine bağlama, koşullar değiştiğinde stratejisini değiştirme ve tek bir ihtimale saplanıp kalmama becerisi dikkat çekicidir.
Liderlik bazen en doğru cevabı bilmek değildir.
Liderlik, şartlar değiştiğinde doğru soruyu yeniden sorabilmektir.
Mustafa Kemal’in zihnindeki esnekliği belki de en iyi gösteren alanlardan biri budur.
Ve sonra Çanakkale…
25 Nisan 1915’te savaşın en kritik anlarından birinde askerlerine söylediği, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözünü bugün hâlâ tartışıyoruz. Bu cümleyi yalnızca askerî bir emir olarak okumak eksik kalır. Çünkü savaşta bazen bir komutanın asıl gücü, askerlerinin korkmadığına inanmasından değil, onların korkusunu anlayarak hareket edebilmesinden doğar.
İnsan ölümden korkar.
Korkuyu yok saymak insanı güçlü yapmaz. Ona bir anlam verebilmek ise davranışı değiştirebilir.
Mustafa Kemal’in liderliğinde dikkat çeken noktalardan biri de budur: Korkunun, fedakârlığın ve aidiyet duygusunun ortak bir amaç etrafında örgütlenebilmesi.
Burada Freud’un yaşam ve ölüm dürtüleri üzerinden yaptığı tartışmalar ya da Jung’un insan psikolojisini açıklamak için kullandığı arketipler, tarihsel kişilikleri anlamak için ilginç düşünme araçları sunabilir. Fakat bunları Mustafa Kemal’in zihninin bilimsel bir “teşhisi” gibi görmek doğru olmaz.
Yine de bir metafor olarak “Eros” kavramı ilginçtir.
Çünkü Mustafa Kemal’in mücadelesinin merkezinde yalnızca bir düşmana karşı direnmek yoktu. Aynı zamanda yeni bir hayat kurma iradesi vardı.
Asıl mesele belki de buydu.
Bir şeyi yıkmak kolaydır; asıl güç, yıkıntıların arasından yeni bir hayat tasarlayabilmektir.
Bu noktadan sonra savaş meydanlarından toplumun dönüşümüne geçiyoruz.
Kadınların siyasal ve toplumsal haklarının genişletilmesi, eğitim alanındaki düzenlemeler, hukuk sisteminin değiştirilmesi, laik ve yurttaşlık temelli yeni bir devlet düzeninin kurulması…
Bunların her biri yalnızca kanun değişiklikleri değildi. Aynı zamanda toplumun kendisini nasıl tanımlayacağına ilişkin büyük bir dönüşümün parçalarıydı.
1934’te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesi de bu dönüşümün önemli adımlarından biriydi. Bunu Jung’un “Anima” kavramıyla yorumlamak mümkün olabilir; ancak burada da dikkatli olmak gerekir. Bir toplumun hukukî dönüşümünü tek başına bir psikolojik arketiple açıklamak, tarihsel gerçekliği fazlasıyla basitleştirebilir.
Daha sağlam olan şudur:
Bir toplumun geleceğini değiştirmek isteyen bir lider, yalnızca devlet kurumlarını değil, toplumun kendisine dair tasavvurunu da değiştirmeye çalışmıştır.
Ve belki Mustafa Kemal’in zihnini anlamanın en önemli anahtarı burada saklıdır.
O, yalnızca bugünün sorunlarına cevap vermeye çalışan bir lider değildi. Sürekli olarak “Bundan sonra nasıl bir toplum?” sorusunu düşünüyordu.
İşte bu yüzden onun hikâyesini yalnızca savaşların ve zaferlerin tarihi olarak okumak eksik kalır.
Çünkü tarihin büyük değişimleri önce haritalarda değil, insanların zihninde başlar.
Bir ülke yenilebilir.
Bir ordu dağılabilir.
Bir başkent işgal edilebilir.
Ama bir toplumun geleceğine dair düşünce hâlâ canlıysa, tarih henüz son sözünü söylemiş değildir.
Mustafa Kemal’in hikâyesinin belki de en çarpıcı tarafı budur.
O, önce mevcut gerçekliği olduğu gibi gördü; sonra o gerçekliğin değiştirilebilir olduğuna inandı.
Ve bazen tarihte en büyük devrim, bir insanın zihninde kurduğu şu cümleyle başlar:
“Bu böyle gitmek zorunda değil.”
Mustafa Kemal’in mirasını anlamak için belki de önce bu cümleyi anlamamız gerekiyor.
Çünkü onun asıl mücadelesi yalnızca cephelerde verilmedi.
Bir kısmı, görünmeyen bir yerdeydi:
İnsanın yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkabileceğine dair inancında.