Bir toplumun geleceğini yalnızca devletler kurmaz. Bazen bir insan kurar. Bir müze yaptıran bir zengin, bir kütüphane kuran bir hayırsever, bir üniversiteye servetini bırakan bir akademisyen ya da hayatını bilime adayan genç bir öğrenci… Bunların her biri, aslında kendi çağının ötesine uzanan bir gelecek inşa eder.19 yüzyıl Batı dünyasına baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz. Dönemin varlıklı insanları yalnızca servetlerini büyütmekle yetinmez; bilim, sanat, eğitim ve kültür için ellerini taşın altına koyarlar. Çünkü orada bilim ve sanat yalnızca seçkinlerin tükettiği bir lüks değildir. Toplumsal bir taleptir. İnsanlar müze ister, kütüphane ister, üniversite ister, bilim insanlarının yetişmesini ister. Ve bunun gerçekleşmesi için yalnızca devlete bakmaz; kendi imkânlarıyla da sorumluluk alırlar.

Peki biz ne yaptık? Asıl sormamız gereken soru belki de budur.19.yüzyıldan çarpıcı bir hikâyeyi hatırlayalım. Othniel Charles Marsh… Bugün paleontoloji tarihinin önemli isimlerinden biri olarak bilinen Marsh, genç yaşta bilime ilgi duyar. Eğitim almak, kendisini geliştirmek ve bilim insanı olmak ister. Ailesinin maddi imkânları sınırlıdır. Fakat onun bir hedefi vardır: Okumak. Daha iyi eğitim almak. Bilim insanı olmak.

Bunun üzerine dönemin en zengin insanlarından biri olan George Peabody’ye ulaşır. Peabody, yeğeninin bu isteğini küçümsemez. “Önce para kazan, sonra okursun.” demez. “Bunun sana ne faydası olacak?” diye sormaz. Tam tersine onun eğitimini destekler. Marsh, Andover’da eğitim görür. Ardından Yale’e gider. Avrupa’ya uzanır; Berlin, Heidelberg ve Breslau gibi dönemin önemli üniversitelerinde eğitim alır.

Fakat hikâye burada bitmez. Marsh, Yale’de akademisyen olmak ister. Bilim yapmak ister. Daha da önemlisi, bilimin yalnızca birkaç kişinin odasında kalmasını istemez. Bir müze kurulmasını ister. Ve amcasından bunun için destek talep eder.

George Peabody bu talebi kabul eder. Bir vakıf kurulur, kaynak ayrılır ve Yale Üniversitesi bünyesinde bugün bilim tarihinin önemli kurumlarından biri olan Peabody Doğa Tarihi Müzesi ortaya çıkar.

Burada üzerinde durmamız gereken nokta yalnızca bir müzenin yapılmış olması değildir. Asıl mesele şudur: Bir insan servetini yalnızca kendisine harcamamış, gelecek nesillerin bilimle buluşmasına adamıştır. Bugün o servetin sahibi hayatta değil. Ama yaptığı iş hâlâ yaşıyor. Çünkü insan ölür, servet el değiştirir, fakat bilgiye yapılan yatırım nesiller boyunca yaşamaya devam eder.

Şimdi dönüp kendimize bakalım.

Bugün Türkiye'nin en köklü eğitim kurumlarından biri olan İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeyiz. Bu toprakların yalnızca mühendislik tarihinin değil, bilim ve eğitim tarihinin de hafızasını taşıyan bir kurumdan söz ediyoruz. Kütüphanelerde yalnızca kitaplar bulunmuyor. Yüzyılların hafızası bulunuyor. 18. yüzyıldan kalma eserler, tarihi haritalar, belgeler, akademisyenlerin yıllar boyunca biriktirdiği koleksiyonlar, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e uzanan bilimsel miras… Bunların her biri aslında bizim geçmişimizle kurduğumuz bağdır.

Fakat bugün ciddi bir sorunla karşı karşıyayız: Yer yok.

Geçmişte yaşanan savaşlar, işgaller, mütareke dönemi ve kurumların farklı yerlere taşınması sırasında çok sayıda eser ve koleksiyon kayboldu. Bir kısmı dağıldı, bir kısmı yok oldu, bir kısmının akıbeti ise bugün bile bilinmiyor. Şimdi elimizde kalanları korumak için yeni bir kütüphaneye ihtiyaç var. Proje hazırlanmış, planlar yapılmış, ihtiyaç ortada. Fakat finansman meselesi var.

Ve burada çok önemli bir soru karşımıza çıkıyor: Bilime, eğitime ve kültürel mirasa sahip çıkmak yalnızca devletin görevi midir?

Ben bunun yalnızca devletin görevi olduğuna inanmıyorum. Hatta meseleye biraz daha geniş bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bir toplumun gelişmişliği yalnızca devletin ne kadar para harcadığıyla ölçülmez. Bir toplumun gelişmişliği, neyi talep ettiğiyle de ölçülür. Bir toplum çocuklarına daha iyi okul ister mi? Kütüphane ister mi? Müze ister mi? Bilim merkezi ister mi? Üniversitesinin dünyada daha güçlü olmasını ister mi? Bilim insanına değer verir mi? Kültürel mirasını korumak için para harcar mı?

İşte bunlar, toplumun geleceğe bakışını gösterir.

Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde yüzlerce yıllık müzelerin, kütüphanelerin ve üniversitelerin arkasında yalnızca devlet bütçeleri yok. İnsanların bağışları var, vakıflar var, aileler var, şirketler var, bireyler var. Yani bir bağış kültürü var. Çünkü insanlar şunu biliyor: “Benim verdiğim para yalnızca bugünü değil, benden sonraki nesilleri de değiştirebilir.”

Bize düşen artık yalnızca devletten bir şeyler beklemek değil. Devletten elbette bilim ve eğitim için daha fazla yatırım talep edeceğiz. Ama aynı zamanda kendimize de şu soruyu soracağız: “Ben bu ülkenin geleceği için ne yaptım?”

Çünkü tarihin en büyük eserlerinin tamamı devlet eliyle yapılmadı. Bazılarını bir insan yaptı. Bazılarını bir aile. Bazılarını bir vakıf. Bazılarını ise küçük küçük katkılarını bir araya getiren binlerce insan.

Ve bugün bizim de yapabileceğimiz şey tam olarak budur. Elimizi taşın altına koymak. Bir kütüphaneye destek olmak. Bir kitabın korunmasına katkı vermek. Bir öğrencinin geleceğine yatırım yapmak.

Çünkü bilim talep edilmezse büyümez. Kütüphane kullanılmazsa yaşamaz. Müze ziyaret edilmezse hafıza körelir. Ve toplum bilgiye değer vermeyi bırakırsa, zamanla geleceğini de kaybeder.

Bugün çocuklarımız için okul, üniversite ve gelecek konuşuyoruz. Ama aslında hepsinin temelinde aynı soru var: Nasıl bir toplum olmak istiyoruz?

Geçmişini unutmuş, bilime uzaktan bakan, her şeyi devletten bekleyen bir toplum mu? Yoksa kendi bilim insanını yetiştiren, kendi kütüphanesini kuran, kendi kültürel mirasına sahip çıkan ve gelecek nesillere bugünden eser bırakan bir toplum mu?

Ben ikinci yolu seçmek gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bizim çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras yalnızca evler, arabalar ve banka hesapları değildir. Onlara bırakacağımız en büyük miras bilgi, hafıza, bilim ve medeniyet olacaktır.

Bugün bir kütüphaneye destek verirken belki adımız hiçbir yerde yazmayacak. Belki kimse bizi hatırlamayacak. Ama yüz yıl sonra bir öğrenci o raftan bir kitap çektiğinde, bizim bugün yaptığımız küçük katkı onun hayatının bir parçası olacak.

İşte gerçek miras budur.

İnsan, kendisinden sonra yaşayacak bir şey inşa edebildiği ölçüde tarihe karışır.

Ve şimdi sıra bizde.

Bilime sahip çıkalım. Kültürel hafızamızı koruyalım. Kütüphanelerimizi büyütelim. Çocuklarımızın geleceğine yatırım yapalım.

Çünkü unutmayalım:

Bilime talep etmeyen bir toplum, geleceğe de talip olamaz.