Dr. Gökhan ŞAHİN
Sabah saat yediydi.
Şehrin iki ayrı evinde iki çocuk uyandı.
Birinin odasının perdeleri kendiliğinden açıldı. Kahvaltı masasında taze meyve, peynir, süt ve sıcak ekmek vardı. Annesi hafta sonu gidecekleri tatili anlatıyor, babası çocuğun gelecek yıl hangi özel okulda okuyacağını düşünüyordu.
Diğer evde de saat yediydi.
Ama orada sabah, mutfaktan gelen çay kokusuyla değil, annenin sessizce yaptığı hesapla başladı.
Dolapta iki yumurta vardı.
Anne birini çocuğuna pişirdi, diğerini akşama bıraktı. Kendisi çay içti. Çocuk beslenme çantasını açıp içine baktı; ekmeğin arasındaki peyniri gördü ve hiçbir şey söylemeden çantasını kapattı.
İki çocuk da aynı ülkenin vatandaşıydı.
Aynı bayrağa bakıyor, aynı İstiklâl Marşı’nı söylüyor, aynı gelecekten söz eden büyükleri dinliyordu.
Fakat biri hayata seçeneklerle, diğeri vazgeçişlerle başlıyordu.
Çünkü aynı ülkede doğmak, aynı hayata doğmak anlamına gelmiyordu.
Yüz liranın 48 lirası kimin?
TÜİK’in yayımladığı en güncel gelir dağılımı araştırmasına göre Türkiye’de en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 48’ini alıyor.
En düşük gelirli yüzde 20’nin payı ise yalnızca yüzde 6,4.
Bunu daha açık anlatalım:
Türkiye’de elde edilen toplam geliri 100 lira kabul edersek, bunun 48 lirası en yüksek gelirli 20 kişiye, yalnızca 6 lira 40 kuruşu en düşük gelirli 20 kişiye gidiyor. Geriye kalan 60 kişi ise 45 lira 60 kuruşu paylaşıyor.
En üstteki yüzde 20’nin aldığı pay, en alttaki yüzde 20’nin payının tam 7,5 katı. İstatistikte buna P80/P20 oranı deniyor. Hayatın içinde ise bunun adı, bir tarafın geleceğini planlarken diğer tarafın akşam ne pişireceğini düşünmesidir.
Bu oranlar serveti değil, hanelerin kullanılabilir gelirini gösteriyor. Yani evlerin, arsaların, şirket hisselerinin ve birikmiş varlıkların dağılımını bütünüyle kapsamıyor.
Servet de hesaba katıldığında iki Türkiye arasındaki mesafenin daha da büyümesi mümkündür. Nitekim OECD, servetin gelirden çok daha eşitsiz dağıldığını; incelenen ülkelerde en varlıklı yüzde 10’un toplam hane servetinin ortalama yarısından fazlasına sahip olduğunu belirtiyor.
Aynı fiyat etiketi, farklı hayatlar
Markette etin fiyatı herkes için aynıdır.
Ama o fiyatın herkesin hayatındaki anlamı aynı değildir.
Bir aile için et, akşam ne pişirileceğine dair sıradan bir tercihtir. Diğer aile için ayda bir kez yapılabilen hesaplı bir alışveriştir.
Elektrik tarifesi aynıdır.
Fakat biri evinin bütün odalarını ısıtırken diğeri yalnızca oturma odasının peteğini açar.
Okul zili bütün çocuklar için aynı anda çalar.
Fakat biri özel derslerden, yabancı dilden ve teknolojiden destek alarak sınıfa girer; diğeri kalabalık bir evde, çalışma masası olmadan, bazen aç, bazen uykusuz gelir.
Sonra ikisine aynı sınav kâğıdı verilir.
Ve biz buna fırsat eşitliği deriz.
Oysa eşit olan yalnızca sorulardır.
Çocukların hayata başladıkları yer değildir.
Yoksulluk yalnızca aşağıda kalmaz
Gelir eşitsizliği, yalnızca yoksulların sorunu değildir.
Öğretmenin çocuğuna nitelikli eğitim verememesi, mühendisin ev alamaması, doktorun geleceğini başka ülkede araması, memurun kredi kartıyla yaşaması ve küçük esnafın dükkânını kapatması aynı tablonun farklı yüzleridir.
Aşağıdakiler yukarı çıkamazken ortadakiler de aşağı düşmektedir.
Yukarıdaki küçük kesim ise gelirini, mülkünü ve imkânlarını çocuklarına aktarabilmektedir.
Böylece eşitsizlik yalnızca bugünün insanları arasında kalmaz; nesilden nesile devredilir.
Bir çocuk ev, arsa, sermaye, iyi eğitim ve güçlü ilişkiler devralır.
Diğer çocuk borç, yoksunluk ve ailesinin yarım kalmış hayatını…
Birine ailesi yol açar.
Diğeri önce ailesinin borçlarını kapatmaya çalışır.
Dünya Bankası, Gini endeksinin 40’ın üzerinde olduğu ekonomileri “yüksek eşitsizlik” grubunda değerlendiriyor. Kurumun Avrupa ve Orta Asya incelemesinde Türkiye, bölgede yüksek eşitsizlik düzeyi gösteren tek ülke olarak öne çıkıyor. OECD de Türkiye’yi gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu üye ülkeler arasında sayıyor.
TÜİK’in 2025 araştırmasında Türkiye’nin Gini katsayısı 0,410 olarak hesaplandı. Katsayının sıfıra yaklaşması eşitliği, bire yaklaşması ise gelirin giderek daha dar bir kesimde toplanmasını ifade ediyor. Bir önceki araştırmaya göre küçük bir iyileşme bulunmasına rağmen Türkiye’nin gelir dağılımı hâlâ ağır biçimde eşitsizdir.
Mesele herkesin aynı kazanması değildir
Gelir eşitliği, herkesin aynı ücreti alması demek değildir.
Daha fazla çalışan, daha çok sorumluluk alan, risk üstlenen ve değer üreten insan elbette daha fazla kazanabilir.
Ancak sorun, bir ülkede çalışmanın insanı yoksulluktan kurtaramaması; eğitimin sınıf atlatamaması ve doğduğu ailenin çocuğun kaderini belirlemesidir.
Adil bir toplum, bütün insanları aynı kata yerleştirmez.
Fakat merdiveni herkese açık tutar.
Türkiye’de o merdivenin alt basamakları kırılıyor.
Çocuk yoksulluğunun azaltılması, nitelikli devlet okulları, adil vergi sistemi, güvenceli çalışma, insanca ücret ve küçük üreticinin korunması olmadan gelir eşitsizliği yalnızca rakamlarda değil, hayatın her alanında büyür.
Dolaylı vergilerle yoksuldan ve zenginden aynı oranda para almak adalet değildir. Eğitime erişimi ailenin gelirine bırakmak fırsat eşitliği değildir. Çalışanı temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak ücrete mahkûm etmek kalkınma değildir.
Sosyal devletin görevi herkesi zengin etmek değildir.
Hiç kimsenin yoksulluğunu çocuğuna miras bırakmak zorunda kalmadığı bir düzen kurmaktır.
Akşam olduğunda sabah gördüğümüz iki çocuk yeniden evlerine döndü.
Biri annesine hafta sonu nereye gideceklerini sordu.
Diğeri okul gezisi için verilen kâğıdı çantasının en dibine sakladı.
Annesinden para istemeye utandı.
Şehrin ışıkları ikisinin penceresine de vuruyordu.
Uzaktan bakıldığında aynı ülkenin iki evi gibiydiler.
Oysa birinde gelecek konuşuluyor, diğerinde gelecek erteleniyordu.
Türkiye haritada birdir.
Bayrağı birdir.
Milleti birdir.
Fakat sofraları, okulları, hastalıkları, korkuları ve çocuklarına bırakabildikleri gelecek aynı değildir.
Bir ülkede gelirin neredeyse yarısını toplumun beşte biri alırken, başka bir beşte bire yalnızca yüzde 6,4 kalıyorsa orada yalnızca gelir bölüşülmemiş değildir.
Umut da eşit bölüşülmemiştir.
Aynı ülkede yaşıyoruz.
Ama uzun zamandır aynı hayatı yaşamıyoruz.