Bir Çocuk Hayata Kaç Sıfır Geriden Başlar?
Dr. Gökhan Şahin
Ankara’nın ayazı, Mamak Kayaş’ta başka eserdi.
Sabahın soğuğu, gecekondunun ince duvarlarından içeri sızar; gece yakılan sobadan geriye
kalan külün üzerine sessizce çökerdi.
Evimiz iki gözdü.
Tuvalet dışarıdaydı.
Kış gecelerinde o birkaç adımlık yol, bir çocuk için sokağın sonuna kadar uzardı. Ayaklarım
üşür, karanlıktan korkar; yine de kimseyi uyandırmadan gidip gelirdim.
Çünkü yoksul evlerin çocukları korkularını da sessiz yaşar.
Annem ben bir buçuk yaşındayken ölmüştü.
Yüzünü hatırlayacak kadar büyüyememiştim. Onu, başkalarının anlattığı birkaç cümleden
tanıdım. Bir insanın annesini hatırlayamaması, çocukluğun içinde kapanmayan çok büyük bir
boşluktur. Kimse görmez; fakat çocuk nereye gitse o boşluk da onunla gelir.
Bir sabah okula giderken ayakkabımın tabanı yeniden açıldı.
Yağmur suyu önce çorabıma, sonra ayağıma ulaştı. Her adımda ayakkabının ağzı açılıyor,
çamurlu su içeri doluyordu. Sınıfa vardığımda çorabım ıslak, ayağım buz gibiydi.
Ayakkabımı sıranın altına sakladım.
Arkadaşlarım görmesin diye teneffüste yerimden kalkmadım.
Öğretmen:
“Gökhan, neden bahçeye çıkmıyorsun?” diye sordu.
“Canım istemiyor öğretmenim,” dedim.
İstemediğimden değildi.
Kalkarsam yoksulluğum görünecekti.
Akşam eve döndüğümde babama bir şey söylemedim. Ayakkabıyı kapının arkasına koydum.
İçine gazete kâğıdı doldurdum. Sabah kurumuş gibi yapıp yeniden giydim.
Babamın yenisini almayacağını biliyordum.
Bir çocuk, babasının çaresizliğini üzmemek için kendi ihtiyacını saklıyorsa artık yalnızca çocuk değildir.
O, evin küçük yetişkinidir.
O çocuk bendim.
Yoksulluk yalnızca parasızlık değildir
Aradan yıllar geçti.
O tek göz gecekondudan çıktım. Askerî okullarda okudum, doktor oldum. Fakat tabanı delinmiş o ayakkabıyı hiç çıkaramadım.
Çünkü bazı ayakkabılar insanın ayağından çıkar; hafızasından çıkmaz.
Bugün başka çocuklara baktığımda o sabahı yeniden görüyorum. Kantinin önünden geçerken cebini yoklayan çocuğu… Beslenme çantasını açmaya utananı… Sınıf gezisine katılmamak için “Ben zaten istemiyorum” diyeni…
Çocuk yoksulluğu yalnızca evde para bulunmaması değildir.
Süt içememektir.
Kışın ısınamamaktır.
İnterneti olmadığı için ödevini yapamamaktır.
Arkadaşları görmesin diye ayakkabısını sıranın altında saklamaktır.
Ve en kötüsü, hiçbir şey istememeyi öğrenmektir.
TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de 21 milyon 375 bin 930 çocuk yaşıyor. Çocukların %36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Aynı gösterge 18–64 yaş grubunda %25,1, 65 yaş ve üzerinde ise %22,8. Başka bir ifadeyle toplumdaki en yüksek risk çocuklarda görülüyor. 2024’te %38,9 olan oranın gerilemesi olumludur; fakat her üç çocuktan birinden fazlasının hâlâ risk altında olması kabul edilebilir değildir. Buradaki %36,8’in yalnızca gelir yoksulluğunu değil; göreli yoksulluk, maddi ve sosyal yoksunluk veya düşük iş yoğunluğundan en az birini yaşayanları gösterdiğini de özellikle belirtmek gerekir. (TÜİK 2024, TÜİK 2025 çocuk verileri)
OECD’nin farklı bir eşik kullanan karşılaştırmalı verileri de Türkiye’de çocuk gelir yoksulluğunun yüksek olduğunu; her beş çocuktan birinden fazlasını etkilediğini gösteriyor. Rakamların yöntemleri farklı olsa da anlattıkları gerçek aynıdır:
Yoksulluk, çocuklara yetişkinlerden daha ağır düşüyor. (OECD, Society at a Glance 2024)
Aç gelen çocuk yalnızca dersi kaçırmaz
Bir çocuk yeterli beslenemediğinde yalnızca karnı aç kalmaz.
Dikkati azalır.
Öğrenmesi zorlaşır.
Hastalıklara karşı direnci düşer.
Kendine güveni zedelenir.
Varlıklı bir çocuk güne kahvaltıyla, sıcak bir evden, çalışma masası bulunan bir odadan çıkıyor. Başka bir çocuk ise aynı sınava aç, uykusuz ve üşümüş giriyor.
Sonra ikisine aynı soruları sorup sonucu “başarı” diye açıklıyoruz.
Oysa sınav aynı olsa da çocukların başlangıç çizgisi aynı değildir.
Biri hayata sıfırdan başlar.
Diğeri borçla, yoksunlukla, kaygıyla ve utanmayla…
Kaç sıfır geriden başladığını hiçbir karne yazmaz.
Yoksulluk miras bırakılır
Yoksul çocuk çoğu zaman iyi beslenemez, nitelikli okul öncesi eğitime ulaşamaz, evde ders desteği alamaz. Eğitimden erken kopma ve güvencesiz işlerde çalışma ihtimali yükselir.
Sonra büyür, düşük gelirli bir yetişkin olur.
Onun çocuğu da benzer bir evde, benzer eksiklerle hayata başlar.
İşte yoksulluk böyle kuşaktan kuşağa aktarılır.
Para değil, imkânsızlık miras bırakılır.
Bu nedenle çocuk yoksulluğuyla mücadele bir yardım kolisi meselesi değildir. Her okulda ücretsiz ve nitelikli bir öğün sağlanmalı; okul öncesi eğitim yaygınlaştırılmalı; yoksul ailelere yapılan destekler çocuğun beslenmesini, barınmasını ve eğitimini güvence altına alacak düzeye çıkarılmalıdır.
Çünkü sosyal devlet, yoksul çocuğa yalnızca defter veren devlet değildir.
O çocuğun diğer çocuklarla aynı defteri, aynı umutla açabilmesini sağlayan devlettir.
Yıllar sonra Kayaş’taki o sokağı düşündüğümde, tek göz evimizin kapısında küçük bir çocuk görüyorum.
Ayakkabısının tabanı delik.
Çorabı ıslak.
Annesi yok.
Babasına yük olmamak için susuyor.
Yanına gidip ona şunu söylemek isterdim:
“Utanma çocuk… Eksik olan sen değilsin.”
Fakat bugün biliyorum ki bunu yalnızca o çocuğa söylemek yetmez.
Bu ülkenin sessizce büyüyen bütün çocuklarına söylemek gerekir:
Yoksulluk sizin suçunuz değil.
Açlığınız tembellik değil.
Ayakkabınızdaki delik, karakterinizdeki bir eksiklik değil.
Siz hayata geriden başlamadınız.
Biz sizi geride bıraktık.
Bir ülkenin gerçek zenginliği gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, en yoksul çocuğunun ayakkabısına yağmur girip girmediğiyle ölçülür.
Çünkü bir çocuk okula tabanı delik ayakkabıyla gidiyor ve bunu babasına söylemeye bile çekiniyorsa—
Orada yoksul olan yalnızca o aile değildir.
O ülkenin vicdanıdır.