Anadolu… Binlerce yıllık medeniyetlerin doğduğu, imparatorlukların yükseldiği, fikirlerin ve kültürlerin birbirine karıştığı kadim bir coğrafya. Bu toprakların her karışında tarihin izleri, her dağında bir hatıra, her köyünde nice yaşanmışlık saklıdır. Türk milletinin vatan kıldığı bu coğrafya, yalnızca üzerinde yaşadığımız bir toprak parçası değil; dilimizin, kültürümüzün, tarihimizin ve millî hafızamızın taşıyıcısıdır. Fakat insanın içini acıtan bir gerçek var: Anadolu, sahip olduğu bütün bu zenginliğe rağmen, insan potansiyelini ortaya çıkarma konusunda hak ettiği noktaya henüz ulaşabilmiş değil.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Binlerce yıllık birikime sahip bu topraklardan neden dünya çapında bilim insanları, sanatçılar, besteciler ve düşünürler yetiştiren güçlü bir toplumsal geleneği yeterince oluşturamadık? Elbette Anadolu'dan büyük bilim insanları, sanatçılar ve düşünürler çıkmıştır. Mesele, bu örneklerin varlığı değil; yeteneğin istisna olmaktan çıkıp toplumun her kesimine yayılan bir imkâna dönüşememesidir.
Bunun cevabını yalnızca kültürde, eğitimde ya da geleneklerde aramak eksik kalır. Anadolu insanının yüzyıllardır omuzlarında taşıdığı yoksulluğu da görmek gerekir. Çünkü geçim derdinin insanın bütün hayatını kuşattığı yerde, bilime ve sanata ayrılabilecek imkânlar daralır. Kışın yakacağını, yazın mahsulünü, çocuğunun okul masrafını düşünen bir babanın ya da evladının geleceği için kaygılanan bir annenin hayat mücadelesi, çoğu zaman başka hayallere yer bırakmaz.
Anadolu insanı tembel olduğu için değil, önüne yeterince fırsat konulmadığı için potansiyelinin gerisinde kalabiliyor. Yoksulluk yalnızca sofradaki ekmeği küçültmez; bazen bir çocuğun hayallerini, bir gencin eğitimini, bir toplumun geleceğini de sınırlar. Bir köyde doğan yetenekli çocuğun piyano ile tanışamaması, bilimsel deney yapabileceği bir laboratuvara ulaşamaması ya da nitelikli bir kütüphaneden yararlanamaması, yalnızca o çocuğun kaybı değildir. Bu, bütün milletin kaybıdır.
Ankara'nın, İstanbul'un merkezlerinden uzaklaşıp kırsala baktığımızda bu eşitsizliği daha açık görebiliyoruz. Coğrafi mesafeler kısa olsa da eğitim, kültür ve yaşam imkânları arasındaki mesafe büyüyebiliyor. Bir yerde çocuklar bilim merkezleriyle, müzelerle ve çeşitli sanat etkinlikleriyle büyürken başka bir yerde çocukların önceliği, ailesinin geçim mücadelesine ortak olmamak ve eğitimini sürdürebilmek oluyor. Aynı bayrağın altında yaşayan çocukların geleceğe bu kadar farklı şartlardan başlaması, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir meseledir.
Oysa Anadolu, yalnızca tarımın, hayvancılığın ve geçmişin hatıralarının coğrafyası değildir. Burası aynı zamanda geleceğin bilim insanlarının, mühendislerinin, ressamlarının, yazarlarının ve düşünürlerinin yetişebileceği muazzam bir insan kaynağıdır. Bu kaynağı harekete geçirmek için çocuklarımızın doğdukları köyü ya da ailelerinin ekonomik durumunu kaderleri hâline getirmemeliyiz. Nitelikli eğitim, kütüphaneler, bilim merkezleri, sanat atölyeleri ve kültürel faaliyetler büyük şehirlerin ayrıcalığı olmaktan çıkarılmalıdır.
Milliyetçilik, yalnızca bayrağı sevmek, tarihle övünmek ve geçmişin kahramanlarını anmak değildir. Milliyetçilik, o bayrağın altında yaşayan her çocuğun yeteneğini geliştirebilmesi için sorumluluk almaktır. Bu milletin evlatları arasından çıkabilecek bir bilim insanının yoksulluk yüzünden eğitimini yarıda bırakmasına razı olmamaktır. Anadolu'nun bir köyünde doğan çocuğun da dünyanın en büyük bilim merkezlerinde söz sahibi olabileceğine inanmaktır.
Çünkü vatan sevgisi, yalnızca toprağı korumakla değil, o toprakta yaşayan insanın imkânlarını büyütmekle de anlam kazanır.
Anadolu'nun kaderi yoksulluk, çaresizlik ve geçim mücadelesi olmak zorunda değil. Bu topraklar, geçmişte insanlığa büyük medeniyetler kazandırdıysa geleceğe de büyük bilimsel ve kültürel katkılar sunabilir. Yeter ki insanını yoksulluğa mahkûm etmeyelim, yeteneğini keşfetmesine imkân tanıyalım ve eğitimi gerçek bir millî mesele olarak görelim.
Çünkü Anadolu'nun en büyük hazinesi toprağının altındaki zenginlikler değil, henüz keşfedilmeyi bekleyen insanıdır. Ve o insanın potansiyelini ortaya çıkaramamak, yalnızca bir eğitim meselesi değil, gelecek nesillere karşı taşıdığımız millî bir sorumluluktur.