Yoksulluk Babadan Oğula mı Geçiyor?
Dr. Gökhan ŞAHİN
Mezuniyet töreni bittiğinde babası, oğlunun diplomasını eline aldı.
Kâğıdı iki eliyle tuttu. Sanki sıradan bir belge değil de yıllardır ödenen borçların, gece
vardiyalarının ve yarım bırakılan öğünlerin karşılığıydı.
Ellerindeki makine yağı diplomanın kenarına bulaşmasın diye parmaklarını ceketine sildi.
“Sen benim gibi olmayacaksın,” dedi.
Baba, kırk yıldır aynı fabrikanın gürültüsü içinde çalışıyordu. Oğlunun çocukluğu da o
fabrikanın vardiya saatlerine göre geçmişti. Sabah babası eve gelirken o okula gidiyor, akşam
çocuk uyurken baba yeniden işe hazırlanıyordu.
Evde hep aynı cümle söylenmişti:
“Sen yeter ki oku.”
Çocuk okudu.
Üniversiteyi bitirdi.
Diplomasını aldı.
Sonra aylarca iş aradı. Her başvuruda deneyim, yabancı dil, sertifika ve tanıdık soruldu.
Bulduğu ilk iş, babasının yıllar önce başladığı ücretin bugünkü karşılığına bile ulaşmıyordu.
Bir sabah o da babasının eski işçi ceketini giydi.
Diplomasını dolaba kaldırdı.
Aynı servise bindi.
Baba oğluna baktı. Bir şey söylemedi.
Çünkü bazı yenilgilerin sesi yoktur.
Yalnızca bir kuşaktan diğerine geçen sessizliği vardır.
Bir nesle “Okursan kurtulursun” dedik
Bu serinin üçüncü yazısında diplomalı yoksulları anlatmıştık.
Bir nesle:
“Okursan kurtulursun,” dedik.
Şimdi daha ağır bir soruyla karşı karşıyayız:
Çocuk gerçekten okuyabildi mi?
Aç girdiği derste, çalışma masası olmayan evde, ailesinin ödeyemediği kursların ve alamadığı
kitapların arasında diğer çocuklarla aynı yarışa başlayabildi mi?
Çünkü eğitim yarışı okul kapısında başlamıyor.
Çocuğun doğduğu evde başlıyor.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca anne ve babasının soyadını almıyor. Ailenin gelirini,
mahallesini, evdeki kitap sayısını, konuşulan kelimeleri, okulun niteliğini ve çevresindeki
imkânları da devralıyor.
Kimi çocuk özel dersle sınava hazırlanıyor.
Kimi çocuk okuldan sonra çalışıyor.
Kimi çocuğun ailesi ona yol açıyor.
Kimi çocuk önce ailesinin borçlarını kapatmaya uğraşıyor.
Sonra ikisine aynı sınav kâğıdı veriliyor ve sonuç “başarı” diye açıklanıyor.
Oysa eşit olan yalnızca sorular.
Başlangıç çizgileri değil.
Doğduğun ev, sınav sonucuna yazılıyor
OECD’nin PISA 2022 araştırmasına göre Türkiye’de ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan en
avantajlı yüzde 25’te bulunan öğrenciler, en dezavantajlı yüzde 25’teki öğrencilerden
matematikte ortalama 82 puan daha yüksek sonuç aldı.
Bu fark, yaklaşık üç yıllık öğrenim kazanımına yaklaşan son derece büyük bir mesafeye işaret
ediyor.
Öğrencilerin sosyoekonomik durumu, Türkiye’de matematik başarısındaki farklılıkların
yüzde 13’ünü açıklıyor. Dezavantajlı öğrencilerin yalnızca yüzde 12’si bütün güçlükleri
aşarak ülke içindeki en başarılı dörtte birlik gruba girebildi. OECD bu çocukları “akademik
olarak dirençli” kabul ediyor.
Yüzde 12 bize umudu gösteriyor.
Geriye kalan büyük çoğunluk ise gerçeği…
Yoksul bir çocuk elbette başarılı olabilir. Fakat bunun için yalnızca ders çalışması yetmez;
yoksulluğun önüne koyduğu engelleri de tek tek aşması gerekir.
Başarı hikâyelerini alkışlıyoruz.
Fakat o hikâyelerin neden istisna olarak kaldığını yeterince konuşmuyoruz.
Bir çocuğun bütün imkânsızlıklara rağmen yükselmesi güzeldir.
Ama adil bir düzen, kahraman çocuklara ihtiyaç duymayan düzendir.
Eğitim koruyor; fakat artık tek başına kurtarmıyor
TÜİK’in 2025 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları araştırması, eğitimin hâlâ yoksulluğa karşı
güçlü bir koruma sağladığını gösteriyor.
Medyan gelirin yüzde 50’si esas alınarak yapılan hesaplamaya göre bir okul bitirmeyenlerin
yüzde 23,8’i yoksulluk riski altındayken bu oran lise ve dengi okul mezunlarında yüzde 7,5’e,
yükseköğretim mezunlarında ise yüzde 2,5’e düşüyor.
Aynı araştırmada yıllık ortalama esas iş geliri bir okul bitirmeyenlerde yaklaşık 184 bin lira,
yükseköğretim mezunlarında yaklaşık 567 bin lira olarak hesaplandı. Rakamlar 2024
gelirlerini ifade ediyor.
Demek ki eğitim önemsizleşmedi.
Tam tersine, yoksulluk riskini azaltan en güçlü araçlardan biri olmaya devam ediyor.
Ancak mesele yalnızca diploma sahibi olmak değildir.
Hangi okulda okuduğunuz, ne öğrendiğiniz, hangi yabancı dili bildiğiniz, staj yapıp
yapamadığınız, üniversite sırasında çalışmak zorunda kalıp kalmadığınız ve mezun
olduğunuzda sizi destekleyecek bir ailenizin bulunup bulunmadığı da sonucu belirliyor.
Biri üniversite yıllarında kendisini geliştirirken diğeri kirasını ödeyebilmek için gece
çalışıyorsa ikisinin diplomasında aynı bölüm yazsa da hayata aynı yerden başlamazlar.
Diplomalar eşit olabilir; diplomaların arkasındaki hayatlar değildir.
Ailenin gölgesi yetişkinliğe kadar uzanıyor
OECD’nin Mart 2026’da yayımladığı kuşaklar arası sosyal hareketlilik araştırması, anne ve
babanın eğitim düzeyinin çocukların yetişkinlikteki eğitimini, kazancını ve işgücüne
katılımını etkilemeye devam ettiğini gösteriyor.
Eğitim bu etkiyi önemli ölçüde azaltıyor. Ancak bazı ülkelerde aynı eğitim düzeyine ve aynı
çalışma alanına sahip kişiler arasında bile aile geçmişinin ekonomik sonuçlar üzerindeki etkisi
tamamen ortadan kalkmıyor.
Çünkü varlıklı aile çocuğuna yalnızca okul parası bırakmıyor.
Zaman bırakıyor.
Yabancı dil bırakıyor.
Güvenli bir ev, çalışma odası, sosyal çevre, staj imkânı ve iş ararken dayanabileceği bir süre
bırakıyor.
Yoksul aile ise çoğu zaman sevgisini bırakıyor; fakat imkân bırakamıyor.
Çocuk daha hayata başlamadan ailesinin eksiklerini tamamlamakla görevlendiriliyor.
İlk maaşıyla yatırım yapmıyor.
Evin borcunu ödüyor.
Kendisine ev almıyor.
Anne ve babasının kirasına destek oluyor.
Kendi geleceğini kurmaya başlamadan geçmişin açıklarını kapatıyor.
İşte yoksulluk böyle miras kalıyor.
Tapuyla değil.
Banka hesabıyla değil.
Ertelenmiş hayatlar yoluyla…
Sosyal asansör neden çalışmıyor?
Sağlıklı bir toplumda insanın geleceğini doğduğu aile değil, yeteneği ve emeği belirlemelidir.
Yoksul bir ailenin çocuğu nitelikli eğitimle yukarı çıkabilmeli; varlıklı bir ailenin çocuğu da
yalnızca soyadı sayesinde ömür boyu yukarıda kalamamalıdır.
OECD bu mekanizmayı “sosyal asansör” benzetmesiyle anlatıyor.
Bizde ise asansörün düğmesi herkesin önünde duruyor; fakat bazıları üst kata çıkarken bazı
çocuklara daha en başta:
“Arızalı,” deniliyor.
Bu düzen değişebilir.
Her çocuğa nitelikli ve ücretsiz okul öncesi eğitim sağlanmalı; okul yemeği sosyal yardım
değil eğitim hakkı kabul edilmelidir. Devlet okulları arasındaki nitelik farkı azaltılmalı,
dezavantajlı bölgelere en deneyimli öğretmenleri çekecek destekler verilmelidir.
Burslar yalnızca harçlığı değil; barınma, beslenme, ulaşım ve dijital erişimi kapsamalıdır.
Meslek eğitimi gerçek üretimle buluşturulmalı, üniversite kontenjanları ülkenin insan gücü
planlamasına göre düzenlenmelidir.
Kamuya ve özel sektöre girişte gencin ailesi, çevresi veya tanıdığı değil; bilgisi, emeği ve
yeteneği belirleyici olmalıdır.
Çünkü liyakat yalnızca devlet yönetimi ilkesi değildir.
Yoksul çocuğun yukarı çıkabilme hakkıdır.
Akşam vardiyası bittiğinde baba ile oğul aynı servisten indiler.
Eve doğru yan yana yürüdüler.
Baba, oğlunun üzerindeki eski cekete baktı. Yıllar önce o ceketi, çocuğu bir gün giymek
zorunda kalmasın diye taşımıştı.
Oğul ise babasına belli etmeden diplomasını düşündü.
İkisi de başarısız değildi.
Baba çalışmıştı.
Oğul okumuştu.
Kaybeden onlar değildi.
Onlara çalışmanın ve eğitimin karşılığını veremeyen düzendi.
Yoksulluk kanda taşınmaz.
Soyadıyla geçmez.
Değiştirilemez bir kader değildir.
Ama bir çocuk, babasının yoksulluğunu; kötü okul, eksik beslenme, dar çevre, borç ve
güvencesizlik olarak devralıyorsa yoksulluk fiilen babadan oğula geçiyor demektir.
Bir ülkenin adaleti, yoksul bir çocuğun ne kadar yükseğe çıkabildiğiyle ölçülür.
Çünkü gerçek fırsat eşitliği, kapının herkese açık olması değildir.
O kapıya giden yolun da herkes için yürünebilir olmasıdır.