Değerli okurlar, bu haftaki yazımda sizlerle beraber sokaktaki vatandaşın, esnafın, asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonların en temel gündemi olan ve her gecen gün daha da büyük bir yangın gibi, her anımızı saran hayat pahalılığına çarşıda, pazarda, market raflarında dert yanılan soruna değinmek istiyorum her ne kadar bu tablonun en çok hissedilen, en gürültülü yüzü karşımıza “enflasyon” kavramı ile çıksa da durum gerçekten tek başına enflasyon ile açıklanabilir mi? İşte bunun cevabını bu haftaki köşemizde beraber inceleyeceğiz. Post-Keynesyen ve yapısalcı heterodoks iktisat geleneğinin bize öğrettiği temel bir gerçek var: “Enflasyon, iktisadi bir sistemin içindeki yapısal tıkanıklıkların, bölüşüm kavgalarının ve kurumsal erozyonun nedeni değil, yalnızca en açık sonucudur.”
Bunu bir başka ifade ile etmek gerekirse: Enflasyon ekonomide var olan problemlerden ortaya çıkan bir unsurdur yani “tali yol” diyebiliriz halbuki asıl sorunu “ana yol” da iken tali yol üzerinde yapılacak düzenlemeler o yolun akışını ne derece olumlu etkiler nitekim izlenilen ekonomi politiğinde “des-enflasyon” programında da bu tali yola odaklanmanın hiçbir çözüm üretmediğini “des enflasyon” programının uygulamaya alındığı yıl dönümünde de sizlere aktarmaya çalışmıştım.
Bugün Türk ekonomisini ele alırken, enflasyonu tek başına ele almak hastaya sadece ateş düşürücü verip asıl enfeksiyonu görmezden gelmekle eşdeğerdir. O halde, asıl sormamız gereken soru şudur: Bu kronik baskının ve enflasyonist sarmalın gerisindeki yapısal dinamikler nelerdir?
Parasal Devrenin Finansmanı ve Dış Bağımlılık Sarmalı
Modern bir parasal üretim ekonomisinde üretim, havadan inmez; banka kredileriyle, yani parasal devrenin ilk halkası olan "başlangıç finansmanı" ile başlar. Üretim sürecine giren çarklar, dışarıdan hammaddeye, ara mala ve üretim için gerekli olan en temel girdiye yani enerjiye bağımlı olduğunda, bu finansman ihtiyacı derhal döviz talebine dönüşür. Türkiye ekonomisinin en büyük yapısal açmazı, üretim yapısının ithalat bağımlısı olmasıdır. Kur politikasındaki her çalkantı, maliyet enflasyonunu doğrudan tetikler. Üretici, ithal ara malı ve enerji maliyetlerindeki artışı fiyatlara yansıtmak zorundadır. Dolayısıyla bugünkü enflasyon, "fazla para basılmasından" değil ki bu ayrı bir merkez bankacılığı tartışmasıdır, dışa bağımlı bir üretim yapısının, finansal kırılganlıklar eşliğinde maliyetleri sürekli yukarı itmesinden kaynaklanmaktadır.
Tam İstihdam Hedeflemesinin Terki ve "Ev Genci" Gerçeği
Neoliberal ortodoksi, piyasaların görünmez eline(QE Teorisi) duyduğu kör inançla "tam istihdam" hedeflemesini parasal istikrarın (veya sermaye çıkarlarının) kurbanı etmiştir. Oysa post-Keynesyen iktisat, ekonomik sistemin kendiliğinden tam istihdama gelme gibi bir doğal eğilimi olmadığını, devletin ve kamusal politikanın aktif müdahalesinin şart olduğunu söyler. Bugün Türkiye'de işsizlik verilerinin ötesinde, çok daha sinsi ve yapısal bir yara derinleşmektedir: Ne eğitimde ne istihdamda olan ev gençleri (NEET'ler). Milyonlarca genç, iş arama umudunu tamamen yitirmiş durumda ev içine hapsolmuşken; aktif iş gücüne katılamayan bu kitle hem toplumsal bir kalkınma kaybıdır hem de geleceğin üretken kapasitesinin erimesidir. Tam istihdamı stratejik bir devlet hedefi olarak benimsemeyen bir makroekonomi politikası, insan kaynağını israf etmekten başka bir işe yaramaz. Ancak bu salt makro ekonomik dinamikler ile oluşturulacak bir politika değildir, bu hedeflemeyi doğrudan ve dolaylı yollardan etkilen en temel politika “Eğitim Politikasıdır” bizler her ne kadar ekonomide tam istihdamı hedefe alınmasını önersek dahi tıpkı maliye ve para politikaları arasında olan bağlantı burada da eğitim politikaları için geçerlidir. Herhangi bir politika diğer politik setler ile desteklenmediği sürece askıda kalacaktır. Zira iktisatın temel sorularından olan; kim ne için, ne zaman, nerede, kim tarafından üretilecek sorusunun da en temeli eğitim politikalarından geçmektedir. Ancak hepsinden de sanırım bir adım önde olan bir sorunumuz daha var bir diğer alt başlıkta onu inceleyelim;
Kurumsal Erozyon: Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik Yoksunluğu
Piyasa düzenleyici ve denetleyici kurumların (Merkez Bankası, BDDK, TÜİK vb.) bağımsızlığı ve güvenilirliği, modern bir piyasa ekonomisinin temelidir. Ancak son yıllarda yaşanan rejim ve zihniyet değişimleriyle birlikte, bu kurumlar muhasebenin ve demokratik yönetişimin en temel ilkeleri olan şeffaflık, güvenilirlik ve hesap verebilirlikten fersah fersah uzaklaşmıştır.Verilerin sıhhatine olan güvenin sarsılması, kamusal denetimin zayıflaması ve kurumsal akıl yerine keyfiyet ile ikame edilmesi, ekonomik ajanların belirsizlik altında hareket etmesine yol açmaktadır. Belirsizlik ise risk primlerini (CDS) uçurur, yatırım iştahını kırar ve enflasyon beklentilerini bozarak çarkları kitler. Şeffaflığın olmadığı yerde ne rasyonel bir para politikasından ne de sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsetmek mümkündür. Ve tabi bu durumun bir neticesi olarak da karşımıza çıkan;
Gelir Adaletsizliği ve Sınıfsal Vergi Politikaları
Tüm bu yapısal sorunların faturası, en ağır şekilde dar gelirli kesimlere ve emekçilere kesilmektedir. Türkiye'de son yıllarda sermayenin milli gelirden aldığı pay rekor kırarken, emeğin payı tarihî dip seviyelerindedir. Bu durum, gelir adaletini telafisi imkânsız biçimde bozmuştur. Vergi politikaları ise bu adaletsizliği derinleştiren bir başka yapısal silahtır. Dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV vb.) vergi gelirleri içerisindeki payı %70'leri aşarken; servetin, r rant gelirlerinin ve kurumsal kârların vergilendirilmesinde adalet es geçilmektedir. Sabit gelirlinin cebinden peşin kesilen vergilerle kamusal finansman sağlanırken, imtiyazlı kesimler vergi muafiyetleri ve teşviklerle korunmaktadır. Bu vergi rejimi, "Robin Hood'un tersi" bir mekanizma gibi yoksuldan alıp zengine veren bir sınıfsal transfer aracına dönüşmüştür.
Sonuç olarak;
Enflasyon, sokaktaki insanı yakan bir ateş olabilir; ancak bu ateşi hırslı bir şekilde körükleyen şey, yukarıda saydığımız yapısal tahribatlardır. Farklı bir bakış açısıyla söylemek gerekirse; dışa bağımlı, üretime değil ranta dayalı, tam istihdamı unutan, kurumsal denetimi mülksüzleştiren ve vergi yükünü emeğin sırtına yıkan bir modelle ne enflasyon kalıcı olarak düşürülebilir ne de toplumsal refah sağlanabilir. Çare; kamunun öncülüğünde, şeffaf, hesap verebilir, tam istihdamı önceleyen ve maliyet artışlarını dizginleyen radikal bir yapısal dönüşüm programındadır. Aksi takdirde, konuşulan her istikrar paketi, krizin maliyetini alt sınıflara yıkmaktan öteye gidemeyecektir.