Değerli okurlar, bu haftaki yazımda sizlere geçen hafta belirttiğim üzere ülkemizdeki gelir ve servet eşitsizliğini derinleştiren mevcut vergi politikalarının reel ekonomi üzerindeki baskısını tarihsel ve sosyolojik boyutları ile değerlendireceğim. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden bugüne Türkiye’nin maliye- iktisat tarihi, bir ulus-devletin inşasından rant odaklı bir sermaye birikim modeline geçişin, başka bir deyişle kamucu üretimden finansal rantiyer ekonomisine evrilmesinin kronolojisidir. Sosyolojik açıdan bu dönüşüm; orta sınıfın eritildiği, emeğin marjinalleştirildiği ve servetin piramidin en tepesindeki çok küçük bir azınlıkta yoğunlaştığı bir "servet transferi" rejimini doğurmuştur. Bugün ülkemizde gelir ve servet eşitsizliğini tarihin en derin uçurumlarına taşıyan mevcut vergi politikaları, makroekonomik istikrar kisvesi altında halkın sırtına yüklenen ağır bir adaletsizlik faturasıdır.

Bu yapısal çöküşü ve reel ekonomi üzerindeki boğucu baskıyı anlamak için neoklasik iktisatçıların steril, gerçeklikten kopuk modellerine kıymet veremeyiz. Bizzat Wynne Godley ve Marc Lavoie’nın öncülüğünü yaptığı Stok-Akış Tutarlı (Stock-Flow Consistent - SFC) bir yaklaşımla, Türkiye’nin sosyolojik ve tarihsel dönüşümlerinin röntgenine bakmak zorundayız. Zira bu analitik yöntem, sorunu doğru teşhis etmemize ve ardından doğru bir tedavi yöntemi sunmamıza referans olacaktır

Cumhuriyet’ten Bugüne "Servet Transferi"

Cumhuriyet’in ilk yıllarında millî iktisat kurma ve kıt kaynaklarla sanayileşme hamlesi, kamucu ve üretimi merkeze alan bir maliye politikasını zorunlu kılıyordu. Bu zorunluluk önce Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında başlayan ve literatürde “öncü neoliberal politikalar” dönemi olarak değerlendirilen bir süreci başlattı ancak asıl süreç 1980 sonrası küreselleşme dalgası ile, Türkiye’nin sosyolojik dokusunu ve ekonomik yönelimini radikal biçimde değişmesine neden oldu özellikle de 24 Ocak kararları bu değişim sürecinin en önemli dönüm noktasıydı. Üretim kültüründen rant kültürüne geçişin miladı olan bu dönem, sermayenin tabana yayılması yerine, finansal spekülasyonlar ve borçlanma sarmalı üzerinden belli ellerde merkezileşmesine yol açtı.

Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’nin vergi mimarisi dolaylı vergiler (KDV, ÖTV vb.) üzerine kuruludur. Dolaylı vergiler, asgari ücretli bir vatandaşın ekmek alırken ödediği vergi ile milyar dolarlık servet sahibi bir holding patronunun ödediği vergiyi eşitleyen, yani tersine bir Robin Hood mekanizmasıdır. Sosyolojik olarak orta sınıfın erimesi, güvencesiz bir "proletarya" yani en basit tabiri ile işçi kitlesinin yaratılması ve servetin en üstteki yüzdelik azınlık kesimde yoğunlaşması, mevcut vergi politikalarının doğrudan bir ürünüdür.

Reel Ekonominin Üzerindeki Baskı:

Vergi politikalarını sadece bütçe dengesini tutturma aracı olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Godley ve Lavoie'nın simülasyon modellerinde gösterdiği gibi, kamu bütçesi ile hanehalkı ve finans kesimi arasındaki akışlar koparıldığında sistem kilitlenir.

Türkiye’de mevcut vergi politikalarının reel ekonomi üzerindeki baskısı şu mekanizmalarla çalışmaktadır:

  • Tüketim Üzerinden Boğulan Talep: Gelir vergisi dilimlerinin adaletsizliği ve enflasyon karşısında eriyen ücretler, hanehalkının harcanabilir gelirini doğrudan baskılamaktadır. Hanehalkı, birikim yapma yeteneğini kaybetmiş; borçlanma yoluyla tüketimi sürdürmeye çalışmaktadır.
  • Şirketlerin Finansal Kırılganlığı: Üretim firmaları, ağır vergi yükleri ve yüksek finansman maliyetleri altında ezilmektedir. Yatırımların öz kaynaklar veya kuralına uygun kâr payı tutma oranlarıyla finanse edilemediği bir ortamda, reel sektör banka kredilerine mahkûm edilmekte; bu da en ufak bir faiz şokunda firmaları iflas eşiğine getirmektedir.
  • Hatalı Para-Maliye Sentezi: Merkez bankası faiz artışlarıyla enflasyonu frenlemeye çalışırken, bütçe açıkları ve dolaylı vergi artışları maliyet enflasyonunu körüklemektedir. Bu kısır döngü, reel ekonomide üretim iştahını bitirmekte, sermayeyi ise sanayi yatırımlarından faiz ve döviz rantına yönlendirmektedir.

Çözüm Nerede? Bir Yol Haritası

Mevcut vergi politikalarıyla ne gelir eşitsizliğini gidermek mümkündür ne de sürdürülebilir bir büyüme trendi yakalamak. Sadece "faizleri artır, bütçeyi kıs" ezberiyle hareket eden politikalar ve küresel politiğin sözcüsü olan politik yapıcılar olduğu sürece bu durum sadece toplumsal huzursuzluğu ve ekonomik kırılganlığı artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Yapılması gereken gayet açıktır:

· Vergi Adaleti: Vergi yükü, dar gelirli kitlelerin sırtındaki dolaylı vergilerden alınarak; servet, rant, büyük sermaye kazançları ve finansal spekülasyonlar üzerinden alınan doğrudan ve artan oranlı (progresif) vergilemeye kaydırılmalıdır.

· Üretim Odaklı Maliye Politikası: Kamu harcamaları ve vergisel teşvikler spekülatif alanlara değil; teknolojik dönüşüme, tarımsal üretime ve istihdam yaratan reel sektör yatırımlarına kanalize edilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, adil olmayan bir vergi sistemi sadece bir gelir transferi aracı değil, aynı zamanda o ülkenin geleceğine konulmuş en büyük ipotektir. Eşitsizliği derinleştiren bu politikalardan vazgeçilmediği sürece, Türkiye ekonomisi dış şoklara karşı kırılgan, halkı ise yoksulluğa mahkûm olmaya devam edecektir.