Değerli okurlar, bu haftaki yazımda gecen hafta değineceğimi söylediğim Orta Vadeli Programı anlatacağım. Meslek hayatım boyunca gözlemlediğim en büyük yanılgı, piyasaların boşluk kabul ettiği ve kendiliğinden rasyonel bir dengeye ulaşacağı şeklindeki neo-klasik dogmadır. Masamda duran 2027-2029 Orta Vadeli Program (OVP) metnini baştan sona incelediğimde, bu dogmanın Türkiye bürokrasisi ve siyaseti eliyle nasıl bir illüzyon makinasına dönüştürüldüğünü bir kez daha acıyla görüyorum.

Bugün adına "Orta Vadeli Program" dediğimiz bu belgeyi hak ettiği derinlikle okuyabilmek için, önce hafızamızı tazelemek ve Türkiye'de kalkınma planlamasının ruhunun nasıl buharlaştığına bakmak gerekir.

Eski Türkiye’den Yeni Savrukluğa: DPT’den OVP’ye Giden Yol

Türkiye’de planlama denildiğinde akla ilk gelen kurum, 1960 yılında kurulan ve ülkenin kalkınma mimarlığını üstlenen Devlet Planlama Teşkilatı’dır (DPT). DPT dönemi, eksikleriyle ve bürokratik hantallıklarıyla eleştirilebilir; ancak ortada somut bir felsefe vardı: “Kamunun öncülüğünde, hedefli sektör politikalarıyla, tasarrufların verimli yatırımlara yönlendirildiği uzun vadeli kalkınma vizyonu”.

2011 yılında DPT’nin lağvedilip yerine Kalkınma Bakanlığı’nın, ardından da Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın (SBB) getirilmesi sadece bir isim değişikliği değildi; bir paradigma tasfiyesiydi. Kalkınma Planları’nın yerini her yıl güncellenen, aslında bütçe parametrelerini hizalamaktan ve yabancı finans çevrelerine "biz mali disiplindeyiz" mesajı vermekten öteye geçmeyen Orta Vadeli Programlar aldı.

Tarihsel olarak OVP’ler, Avrupa Birliği’nin katılım öncesi ekonomik program (Pre-accession Economic Programme - PEP) formatına uyum sağlamak amacıyla Türkiye’ye entegre edilmişti. Ancak zamanla asli işlevinden saparak, her tutmayan hedefin altına yeni bir "revizyon" iliştirilen, sermaye gruplarına vergi muafiyetleri ve ucuz finansman müjdesi veren, emekçi kesimlere ise "dezenflasyon bedeli" (yani kemer sıkma ve reel ücret kaybı) dayatılan yıllık temenniler kataloğuna dönüştü. OVP’yi okurken yapılan en büyük hata, onu bir "kalkınma ve sanayileşme planı" sanmaktır. OVP, aslında bir finansal hizalanma metni, bir borç çevirme ve sınıfsal bölüşüm belgesidir.

Post-Keynesyen Çerçeveden OVP 2027-2029 Okuması

Post-Keynesyen iktisat okulu bize şunu öğretir: Gelecek belirsizdir (Knightyan belirsizlik), para içseldir ve kapitalist ekonomilerde temel dinamik efektif taleptir.

Oysa 2027-2029 OVP metni baştan sona neo-klasik sentezin ezberleriyle örülmüştür. Metnin çeşitli yerlerinde enflasyonun talep koşulları, maliyetler ve geçmişe endeksleme ataletiyle açıklanmaya çalışıldığı görülse de, reçete hep aynıdır: Sıkı para ve maliye politikasıyla iç talebi baskılamak, döviz kurunu nominal bir çapa gibi kullanıp enflasyon beklentilerini "çıpalamak".

Metni başından sonuna incelediğimizde öne çıkan temel çelişkileri Post-Keynesyen bir lensle şöyle deşifre edebiliriz:

  1. Efektif Talep Yetersizliği ve Büyüme İllüzyonu: Programda 2027'de büyümenin %4,2, 2029'da ise %5,0'e çıkacağı öngörülüyor. Post-Keynesyen açıdan büyüme; yatırım kararlarının hayvansal güdülere (animal spirits), kâr marjlarına ve kapasite kullanım oranına bağlı olduğu bir süreçtir. Siz sıkı para politikasıyla iç talebi daraltırken, reel sektörün finansmana erişimini maliyetli hale getirirken ve işgücünün alım gücünü düşürürken hangi efektif talep artışıyla %5 büyüyeceksiniz? Yatırımların özel sektörün sırtına yıkıldığı, kamunun ise adeta bir "girişimci devlet" kisvesi altında sadece altyapı ve kamu-özel işbirliği (KÖİ) projeleriyle ranta dolgu malzemesi yapıldığı bir yapıda bu büyüme rakamları kâğıt üzerinde kalmaya mahkumdur.
  2. Maliyet-Pusula (Mark-up) Enflasyonu ve Emek Payının Gaspı: OVP, enflasyonun 2029'da %9,0'a (tek haneye) düşeceğini vaat ediyor. Ancak enflasyonun Türkiye'de bir talep fazlasından değil; ithal girdiye bağımlılık, enerji maliyetleri ve oligopolistik firmaların yüksek kâr marjlarından (mark-up) kaynaklandığı gerçeği programda yok sayılıyor. Enflasyonu düşürmenin yükü, geçmişe endeksleme mekanizmasının kırılarak ücretlerin enflasyonun altında ezilmesinde aranıyor. İşgücünün milli gelir içindeki payı erirken, finansal rantiyerlerin ve ihracat adı altında kur avantajı kovalayan büyük sermayenin korunması, gelir dağılımını daha da bozarak toplumsal maliyeti katlamaktadır.
  3. Dış Ticaret Açığı ve Yarı-Çevre Ekonomisinin Sıkışmışlığı: Programda dış ticaret ve cari işlemler açığının GSYH'ya oranının 2027'de %1,9, 2029'da %1,6 olacağı iddia ediliyor. Oysa Türkiye ekonomisi gibi dışarıdan enerji ve ara malı ithal etmek zorunda olan yarı-çevre ekonomilerde, büyüme her zaman cari açık üretir. "Yüksek katma değerli ihracat" ve "HIT-30 / Teknoloji Hamlesi”gibi süslü kavramlarla imalat sanayiinin teknoloji yoğunluğunun artırılacağı sötense de, somut bir teknolojik altyapı ve kamu öncülüğlü yatırım planı yerine vergi indirimlerine ve teşvik belgelerine sığınılmaktadır. Dış ticaret açığının 105-110 milyar dolar bandında seyretmesi beklenirken, cari açığın turizm ve hizmet gelirleriyle yamanmaya çalışılması kırılganlığı aynen korumaktadır.
  4. Kamu Maliyesi ve "Tasarruf" Maskesi Altındaki Sınıfsal Tercih: Bütçe açığının GSYH'ya oranının 2027'de %3,5, 2029'da %2,8 olacağı belirtiliyor. Kamu harcamalarında "etkinlik ve tasarruf" vurgusu yapılıyor. Ancak Post-Keynesyen perspektiften bakıldığında, egemen para basma yetkisine sahip bir devlette mali disiplin fetişizmi, kamunun üstlenmesi gereken sosyal harcamaların ve alt-yapı yatırımlarının budanması anlamına gelir. Deprem harcamalarının faturası geniş halk kesimlerine yayılırken, vergi tabanının dolaylı vergilerle (KTV, ÖTV vb.) dar gelirlinin sırtına yıkılması ve doğrudan vergilerin payının hedeflenen oranda artırılamaması vergide adaletsizliği derinleştirmektedir.

Sonuç: Kağıt Üstündeki Huzur, Saha İçindeki Enkaz

2027-2029 Orta Vadeli Programı; küresel finans kapitalinin ve uluslararası kredi kuruluşlarının duymak istediği kelimeleri titizlikle seçmiş, ancak ülkenin gerçek üretim yapısına, işgücü piyasasının kronik yaralarına ve bölüşüm krizine derman olamayan bir "teknokratik temenniler" metnidir.

DPT’nin o eski planlama disiplininden kopup, her yıl yenilenen bu "üç yıllık kayan hedefler" geleneği, Türkiye ekonomisini kronik bir istikrarsızlık döngüsüne hapsetmektedir. Etkili talep yaratmadan, emeğin alım gücünü korumadan ve ithalat bağımlılığını kırmadan hazırlanan hiçbir OVP, enflasyonu kalıcı olarak düşüremez; sadece krizin faturasını bir sonraki yıla erteler.

Unutmayalım ki; ekonomi saray tablosu değil, fabrikada tezgâhın başında, tarlada çapa yapanın, ay sonunu getirmeye çalışan emekçinin mutfağıdır. Ve bu mutfakta o periyodik OVP masallarının karşılığı ne yazık ki her geçen gün biraz daha sönen umutlardır.