Değerli okurlar, bugün köşemizde Türkiye ekonomisinin son 40 yılına damga vuran, ancak toplumun geniş kesimlerinde derin yaralar açan neoliberal "reçeteleri" ve bu reçetelere karşı yükselen milli ekonomi dalgasını ele alacağız. 1980’den bu yana "serbest piyasa" masallarıyla uyutulan bir yapının, aslında nasıl bir sınıfsal transfer aracı olduğunu esasen geçtiğimiz yaz ODTÜ’de düzenlenen ‘NEOLİBERAL POLİTİKALARA KARŞI MİLLİ EKONOMİNİN SINIFSAL VE KURUMSAL FARKI’ başlıklı makalemin kapsamlı çalışmasından kısa notlar ile değineceğim.
"Hakem" Devlet mi, "Kurucu" Devlet mi?
1980 sonrası süreçte Türkiye ekonomisi, sadece bir model değişikliği değil, aynı zamanda devletin varlık sebebine dair köklü bir zihniyet kırılması yaşamıştır. Kapitalist dönüşümün bir "zorunluluk" olarak dayatıldığı bu süreçte, neoliberal paradigmalar serbest piyasa ve verimlilik vaatleriyle sosyal devletin koruyucu kalkanlarını aşındırmış; devleti üretim süreçlerinden çekerek onu pasif bir "hakem" pozisyonuna hapsetmiştir. Ancak bugün gelinen noktada, piyasanın "görünmez eli "nin yarattığı yapısal boşluklar, derinleşen eşitsizlik ve dış bağımlılık, bizleri şu soruyla yüz yüze bırakmaktadır: Devlet, sadece oyunun kurallarını denetleyen bir gözlemci mi olmalı, yoksa toplumsal kalkınmayı inşa eden kurucu bir özne mi?
Neoliberalizmin vaat ettiği "verimlilik," geniş toplum kesimleri için güvencesizliğe (precariousness ) dönüşürken, iktisadi faaliyetlerin toplumsal adaletten kopuşu yapısal bir krizi tetiklemiştir. Bu yazımda, Türkiye’nin iktisadi hafızasından süzülen dersleri, sınıfsal ve kurumsal bir perspektifle yeniden ele alarak geleceğin milli ekonomi rotasını analiz edeceğim.
Ekonomik Bağımsızlık Olmadan Siyasi Bağımsızlık Tamamlanmış Sayılmaz
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde iktisat, sadece rakamlardan ibaret bir saha değil, ulusal egemenliğin asli bir cephesidir. 1923 İzmir İktisat Kongresi, Osmanlı’dan tevarüs eden yarı-sömürge niteliğindeki ekonomik yapıyı ve kapitülasyonların yarattığı tahribatı kırmak adına bir direniş manifestosudur. Bu dönemde hedeflenen "Milli Burjuvazi" yaratma çabası, basit bir sınıf kayırmacılığı değil; aksine devlet eliyle yerli tüccar ve sanayiciyi güçlendirerek dışa bağımlılığı sona erdirme zorunluluğudur. Cumhuriyet Devletimizin kurucuları, sınıfsal bir müdahale ile kendi sermaye sınıfını yaratarak tam bağımsızlığı teminat altına almayı amaçlamıştır.
Bu vizyonun temel taşı, Atatürk’ün şu tarihsel ikazında saklıdır:
"Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz. İstiklalin tamamiyeti ancak istiklal-i mali (ekonomik bağımsızlık) ile mümkündür."
Bugün bu yaklaşım, geçmişe ait bir nostalji değil, küresel finansal dalgalanmalar karşısında bir "egemenlik meselesi" olarak yeniden karşımızda durmaktadır. İktisadi kararların ulusal çıkarlar ve yerli üretim odağından kopması, siyasi bağımsızlığın manevra alanını doğrudan daraltmaktadır.
24 Ocak Kararları ve "Referee " Devlete Geçişin Bedeli:
1980 yılında ilan edilen 24 Ocak Kararları, Türkiye ekonomisi için bir "milat"tan ziyade, devletin ekonomideki kurucu rolüne indirilmiş ağır bir darbedir. Hayek ve Friedman gibi neoliberal kuramcıların "devletin asli görevi piyasayı desteklemektir" görüşü çerçevesinde şekillenen bu süreçte, devlet bir "Hakem" (Referee) pozisyonuna itilmiştir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) özelleştirilmesi ve devletin üretimden çekilmesi, teoride "Pareto Optimumu " (maksimum verimlilik) vaat etse de Türkiye gibi sermaye birikimi yetersiz olan gelişmekte olan ülkelerde sonuç tam tersi olmuştur. Devletin stratejik alanlardan çekilmesiyle oluşan yapısal boşluk, tam rekabeti değil; sermaye gruplarının çıkarlarını koruyan monopol/oligopol yapıların oluşmasını beraberinde getirmiştir. Devletin üretici kimliğini terk edip sadece denetleyici olması, piyasanın toplumsal maliyetlerin marjinal değerini yansıtamamasına yol açmış; bu da kamu yararının piyasa kârına kurban edilmesiyle sonuçlanmıştır.
Görünmez Bir Kriz: "Ev Genci" (NEET) ve Emeğin Güvensizleşmesi
İktisadi bu dönüşümün yani neoliberal dönüşümün en ağır faturası, emeğin pazarlık gücünün kasıtlı bir "sınıfsal müdahale" ile zayıflatılması olmuştur. Kaynaklarda açıkça görüldüğü üzere, sendikasızlaşma ve esnek çalışma modelleri, toplumun hayatta kalabilmek adına en kötü koşullarda dahi çalışmayı kabul ettiği bir güvencesizlik sarmalı yaratmıştır. Bu sürecin en dramatik çıktısı ise ne istihdamda ne eğitimde yer alan, literatüre "Ev Genci" (NEET) olarak geçen kitlenin büyümesidir. Gini Katsayısındaki artış, neoliberal çevrelerce başlangıçta "büyümenin bedeli" olarak sunulsa da, bugün bu eşitsizliğin toplumsal bir çürüme olduğu aşikârdır. Emeğin değersizleşmesi ve genç kuşağın üretim süreçlerinden
dışlanması, sadece istatistiksel bir sapma değil; bir toplumun psikolojik ve sosyal geleceğinin ipotek altına alınmasıdır. Bu, sermaye birikimini artırmak uğruna geniş kitlelerin güvencesizliğe mahkûm edildiği bilinçli bir iktisadi tercihtir.
Merkez Bankası Bağımsızlığı Sadece Teknik Bir Mesele Değildir
Merkez Bankası bağımsızlığı tartışması, neoliberal paradigma içinde genellikle siyasetten "steril" bir teknik özerklik olarak kurgulanır. Oysa iktisadi gerçeklik, para politikasının maliye politikalarıyla koordine edilmediği senaryolarda Türkiye’nin de defalarca tecrübe ettiği bir "faiz-borç sarmalına’’ sürüklenişini gösterir. Merkez Bankası'nın bağımsızlığı, salt fiyat istikrarına odaklanan bir kopukluk değil; devletin genel kalkınma hedefleriyle uyumlu, "rasyonel bir koordinasyon" çerçevesinde ele alınmalıdır.
Teknik özerklik, siyasi erkten tamamen kopuk bir otorite değil; hükümetin genel iktisat politikalarıyla çelişmeyen ancak uygulama rasyonalitesini koruyan bütünleşik bir yapı anlamına gelmelidir. Para ve maliye politikaları arasındaki senkronizasyon bozulduğunda, makroekonomik krizlerin derinleşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bağımsızlık, siyasi otoriteden bağımsızlık değil, iktisadi aklın bütünsel bir devlet stratejisi içinde kurumsallaşmasıdır.
2008 Sonrası Dünya ve Planlı Kalkınmanın Dönüşü
2008 Küresel Finans Krizi, "piyasanın her şeyi çözer" şeklindeki neoliberal dogmanın iflasını tescillemiştir. Bu kırılmanın ardından dünya genelinde, stratejik sektörlerin korunması ve devletin yönlendirici planlama rolü (DPT mirası gibi) yeniden önem kazanmıştır. Piyasa mekanizmalarındaki yapısal bozukluklar, özellikle sanayileşme hedefinden uzaklaşan ve tarımı ihmal eden ülkelerde dış bağımlılığı kronik hale getirmiştir.
Türkiye için "Planlı Kalkınma", kaynakların sadece kâr maksimizasyonuna göre değil, toplumsal fayda ve sanayi odaklı bir öncelikle dağıtılmasıdır. Serbest piyasanın kendi başına sağlayamadığı optimal kaynak dağılımı, ancak devletin stratejik sektörlerde öncü olduğu, tarım yerine sanayiyi ve teknolojik üretimi öncelediği bir modelle mümkündür. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ruhunun güncellenerek geri dönüşü, iktisadi bir seçenekten ziyade, uluslararası rekabette ayakta kalmanın temel şartıdır.
Geleceği İnşa Etmek İçin Geçmişin Dersleri
Türkiye’nin iktisadi serüveni göstermektedir ki; kalkınma, piyasa dinamiklerinin insafına ve sermaye gruplarının önceliklerine terk edilemeyecek kadar hayati bir süreçtir. Neoliberalizmin yarattığı kurumsal zayıflık ve sınıfsal tahribat, bizi yeniden üretimi, toplumsal adaleti ve planlı kalkınmayı merkeze alan "milli planlı ekonomi" anlayışına çağırmaktadır. Geleceği inşa ederken sormamız gereken soru şudur: Sadece sermayenin kâr sarmalını mı besleyeceğiz, yoksa toplumsal bütünlüğü, genç kuşağın onurlu emeğini ve kurumsal sürdürülebilirliği merkeze alan yeni bir toplumsal sözleşme mi imzalayacağız? İktisadi zaferlerle taçlanmamış bir büyümenin, bağımsızlığımızı korumaya yetmeyeceği tarihsel bir gerçektir. Geçmişin dersleri, bu dönüşümün sadece mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu fısıldıyor.