Türk ekonomisi, uzun yıllardır neo-liberal ortodoks politikaların ve kuralsız piyasa fetişizminin getirdiği ağır tahribatla boğuşmaktadır, bu politik set önerisi öncü neo-liberal politikalar dediğimiz 1950’lerdeki Demokrat Parti, devamında ise Özal dönemindeki 24 Ocak kararları ile iyiden iyiye hayatımıza yerleşti. Bugün geldiğimiz noktada, ekonomideki temel sorunlar yalnızca konjonktürel dalgalanmalar veya geçici krizler değildir; bunlar, politik yapıcının bilinçli tercihleriyle halkın sırtına yüklenen yapısal bir düzen şeklindedir. Sanayisi oluşturulamadan terk edilen denk bütçe uygulaması, sermaye birikimine sahip olmadan gerçekleştirilen “serbest ticaret” anlayışı tamda bu yapısal düzenin çarpıklıklarını oluşturmaktadır.
Fon Krizleri ile Enflasyonun Sessiz Talanı Arasındaki İkiyüzlülük
Son dönemde finans/para fonlarda yaşanan spekülatif zararlar ve olası milyarlık açıklar kamuoyunda büyük bir infial yarattı, paranın nereye gittiği sorgulandı. Bu durum, kapitalist sistemin doğası gereği kriz üretme kapasitesinin ve spekülasyon merkezli yapısının bir tezahürüdür. Ancak işçi, memur ve emeklinin satın alma gücünün yıllar boyunca eritilmesinin toplumsal ve parasal karşılığı neden aynı gürültüyle tartışılmamaktadır? Diğer yandan ise geçtiğimiz hafta da bahsettiğim “Karlar özelleşirken, zarar toplumsallaşır” başlıklı yazımda da değindiğim hususlara dikkat edelim. Fonlardaki ani kayıplar hesaplara doğrudan ve net bir şekilde yansırken, enflasyon eliyle halkın cebinden çalınan servet zamana yayıldığı için aydınlar ve iktisatçılar tarafından dahi göz ardı edilmektedir. Oysa enflasyon, dar gelirli milyonların yıllara sâri emeğini buharlaştıran devasa bir sermaye transferi mekanizması değil midir?
Burada gözden kaçırılan temel gerçek, her iki kriz türünün de aynı iktisadi tercihlerin ve sınıfsal politikanın ürünleri olduğudur. Piyasa mekanizmalarını tamamen kontrolsüz bırakırsanız, neo-liberal iddiaların aksine ekonomi asla kendi kendine dengeye yönelmez; aksine dengeden uzaklaşır. Zira makro iktisadi süreçler birer statik denge süreci değil, sürekli bir dinamik ve eşitsizlik halidir.
Reel Ücretlerin Erimesi Bir Sonuç Değil, Bilinçli Bir Tercihtir
Birçok iktisatçının düşündüğünün aksine, çalışanların ve emeklilerin reel ücretlerinin erimesi enflasyonun "doğal" bir yan etkisi değildir. Hayır; reel ücretler enflasyon yüzünden erimemektedir, bizatihi uygulanan ortodoks de-enflasyon politikaları eliyle bilinçli ve sistematik olarak eritilmektedir. Buradaki amaç, küresel sermaye ve yerli rantiyer çevreler için ucuz iş gücü havuzu yaratmaktır.
Alfred Eichner’in makro dinamiklerin mikro temelleri üzerine kurduğu teorik çerçevede gösterdiği üzere, büyük ölçekli kurumsal yapılar (megacorp) fiyat ve yatırım kararlarını içsel fonlama ihtiyaçlarına göre belirlerken, devlet mekanizmaları da bu süreçte sermayenin çıkarlarını koruyan birer araç haline getirilmektedir. A.Graziani’nin parasal üretim teorisinin de işaret ettiği gibi, paranın ve kredinin dağılımı toplumdaki sınıfsal yapıdan bağımsız değildir; banka kredileri ve finansal imtiyazlar üretici girişimcilere veya ranta dayalı yapılara akarken, emekçi sınıflar bu çarkın sadece maliyet unsuru olarak görülmektedir.
Milli Hars ve İktisadi Bağımsızlık
Ziya Gökalp’in sosyolojik temellerinde vurguladığı üzere, bir milletin yükselmesi yalnızca maddi büyüme ile değil, o milletin milli harsına (kültürüne), öz değerlerine ve adalet anlayışına sahip çıkmasıyla mümkündür. Bugün uygulanan iktisadi programlar, milletimizin milli harsına, Türk köylüsünün, işçisinin ve memurunun alın terine yabancı, kozmopolit birer taslaktan ibarettir. Nasıl ki milli devletin temeli halk kültürüne ve milli vicdana dayanıyorsa, iktisadi politikanın temeli de rantiyeyi beslemek değil, üreten Türk milletinin refahını maksimize etmek olmalıdır. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde belirttiği gibi, haklı ve doğru bir toplum düzeninin temeli genel istemin (kamu yararının) üstünlüğüne dayanır; halkın özgürlüğünü ve alım gücünü gasp eden bir düzen meşruiyetini yitirmiştir. Sun Tzu’nun stratejik akılda vurguladığı üzere, asıl maharet savaşmadan (veya toplumu yıkıma uğratmadan) zafere ulaşmaktır; ancak bugün izlenen politikalar halkı ekonomik bir savaşın enkazı altında bırakmaktadır.
Bir iktisatçı olarak altını çiziyorum: Türkiye, dış odaklı ve emeği sömüren ortodoks programlara mahkum değildir. Türk milletinin ulusal egemenliği, siyasi bağımsızlık olduğu kadar iktisadi bağımsızlık ile de taçlandırılmak zorundadır. Üretimi önceleyen, adaleti ve hakça paylaşımı savunan heterodoks ve milli bir planlıiktisat politikası, Türkiye'yi bu karanlık tünelden çıkaracak yegâne yoldur.